alisahin37edebiyat2005.sitemynet.com
turkeydeb.jpg

Edebiyat 2005
Arşiv 2005
İletişim

Arşiv 2005


2005 YILI ROMAN GENEL DEĞERLENDİRMELERİ



Zülal Kalkandelen'le 'Utanmış Sessizlik'i
-----------------------------------------------
konuştuk
-------------

'Sıradan insanların sıra dışı öyküleri'

Hem bir ilişki içindeki iki tarafın farklılığının altını çiziyor hem de Amerikan toplumundaki aşırı bireyciliğe ve onun getirdiği sonuçlara, özellikle ''yabancılaşmaya'' dikkat çekiyor Zülal Kalkandelen... Katmanlı bir okumaya olanak tanıyan bir roman 'Utanmış Sessizlik'. Şüphe, sorgu sual, aşk, yalnızlık, korkular, tavizler, bedeller, toplum, düşlerimiz, meydan savaşı, ayrışma iç içe. Les heures bleues... Mavi saatler... Mekân mucizeler, dramlar ve illüzyonlar kenti New York.. Bir cinayetle başlıyor roman. Kalkandelen'le romanını konuştuk.

Gamze AKDEMİR

New York fonunda, ölü striptizci Anita-Milo-Penda hattında gelişen bir roman Zülal Kalkandelen imzalı 'Utanmış Sessizlik' (Remzi Kitabevi). Fakat daha çok iki kişi, Milo-Penda arasındaki gerilimli ilişki mercek altında. Hızla tüketişin, yüzeyselliğin, ve sevgiden kaçışın sembolü, etrafındaki her şeyi son hızla tüketirken aslında kendi tükenen bir adama (Milo) olan aşkıyla debelenen 40 yaşındaki kadınlık (Penda)... Öte yandan giderek yalnızlaşan bireylerin içinde esen fırtınaların duyurulduğu sözcüklerin ve derinliklerin ortaya çıktığı bir arenada 'insan'. Hem bir ilişki içindeki iki tarafın farklılığının altını çiziyor hem de Amerikan toplumundaki aşırı bireyciliğe ve onun getirdiği sonuçlara, özellikle ''yabancılaşmaya'' dikkat çekiyor Zülal Kalkandelen... Katmanlı bir okumaya olanak tanıyan bir roman 'Utanmış Sessizlik'. Şüphe, sorgu sual, aşk, yalnızlık, korkular, tavizler, bedeller, toplum, düşlerimiz, meydan savaşı, ayrışma iç içe. Les heures bleues... Mavi saatler... Mekân mucizeler, dramlar ve illüzyonlar kenti New York.. Bir cinayetle başlıyor roman, bir kadın öldürülüyor New York'ta ve utanıyor tüketen sessizlik. Sayısız kez yazıldı New York kuşkusuz ama böylesi değil. Kalkandelen, kalemini New York vizöründen gözlemlerine ve düş gücüne daha bir değdiriyor bu kez. Rutinlerinin izleğinde sıradan görünen yaşamlara derinlikli serüvenler biçerek... Yaşamı sorgulayarak/sorgulatarak... Zülal Kalkandelen ile 'Utanmış Sessizlik'i konuştuk.

"KAPİTALİST AŞKLAR"

- Ölü striptizci Anita-Milo-Penda hattında, tüketici bir kapitalist aşk üçgeni diyebilir miyiz Utanmış Sessizlik için? Ve New York'un bu üçgen için çok uygun bir metafor olageldiğini?- Bir bakıma öyle diyebiliriz ama aslında tam bir aşk üçgeni yok ortada. Anita, kitabın hemen ilk bölümünde öldüğü için onun duygularına ilişkin herhangi bir ipucu yok. Daha çok iki kişi arasındaki gerilimli ilişki mercek altında. Fakat ''kapitalist aşklar'' ifadesini, her şeyin çok çabuk tüketildiği toplumlarda, pragmatist, fırsatçı mantığın duygular ve sevgi alanındaki etkisini öne çıkarmak için kullandım. Kapitalizmin ekonomik alanda nelere yol açtığını yaşayarak görüyoruz zaten. Özellikle New York gibi bir kentte insanlar arasındaki derin uçurumlar çok çarpıcı; sayılar ve istatistikler de bunu belgelemek için yeterli. Fakat giderek yalnızlaşan bireylerin içinde esen fırtınaları duyurmak için ''sözcükleri'' devreye sokmamız gerekli. Kitaptaki hikâye, büyük ölçüde bu amaca hizmet ediyor. Bana göre New York, böyle bir konuyu işlemek için en uygun kent evet. Dünyanın sermaye başkenti ve dünya üzerinde olup bitenlere Washington'da karar veriliyor olsa da, o kararların arka planında New York'taki devasa holdinglerin patronları var. Güç ve paranın kenti. Yani hiç romantik değil. Bunun yanı sıra New York'ta zaman, Einstein'ın görecelik kuramını kanıtlarcasına çok hızlı akar, yani geçen zaman başka bir yerde harcananla aynı olsa da, elinizi sıcak bir fırına soktuğunuzu değil, hoş bir kadının (ya da erkeğin) yanında oturduğunuzu düşündürür size. Tabii o hoş kadın, bir süre sonra kişilik de değiştirebilir. İşte o baş döndüren hız içinde zaman, sahip olunan en değerli şeydir. Çalışanlara saat başına ücret ödenir. Bu nedenle orada yaşayanlarda zamanı kullanma ve onu başkaları için harcama konusunda adeta bir cimrilik gelişmiş durumdadır; başkaları için harcanacak zaman hemen hiç yoktur. ''Bu kadar zamanı orada geçireceğime 40 dolar kazanırdım'' türünden konuşmaları sıklıkla duyarsınız. Diğer yandan bu kent, tam bir göçmen kenti; para kazanıp ayakta kalma ve hatta daha iyi bir hayata kavuşma amacında birleşen, farklı ırk, din ve etnik kökenlere mensup milyonlarca insanın ailesini ve memleketini bırakıp geldiği bir kentteki sosyal ilişkiler ve aşk ilişkileri benim özellikle ilgimi çeken bir konuydu.- Kadın karakter Penda, sevdiği erkeğe güya serbest aşk çerçevesinde düpedüz ruhuyla, prensipleri tuz buz tutsak... Duygusallığı frenli, kapitalist aşktan mustarip âşık kadın... Gerçeği deşerken salt adalet amacı gütmüyor, kişisel aşkına da bir heyecan, hareket getirmek istiyor. Mantık ve duygu gelgitinde aslında bir cinayetin değil, sevdiği adama bağımlılık nedeninin izini sürüyor.- İkisi iç içe geçmiş denebilir. Fakat cinayetin izini sürmesine neden olanın salt adaleti yerine getirme amacı olmadığı açık. Katil olması muhtemel birini sevmeyi kendine kabul ettiremeyeceği ve o şüpheyle yaşamaya devam edemeyeceği için cinayetin izini sürüyor. Çünkü sevdiği erkeğin suçlu olmadığını kendine kanıtlamak istiyor. Bunu kanıtlayamadığı noktada ise, tam anlamıyla geri çekilip erkek karakter Milo'ya olan tutkusunun nedenini sorgulamaya başlıyor.- Ve bağımlılığından vazgeçebilmesinin yolu son darbeyi yemek. Roman boyunca o son darbenin peşinde..- Evet, bağımlılığı mantıksız olsa bile öylesine güçlü ki, ancak öldürücü bir vuruşla noktalanabilecek türden. Bağımlılığın o derece güçlü olması, karşılık olarak tam bir zayıflık yaratıyor. Öyle ki, ''onsuz olmaz'' noktasından geri adım atabilmek için, o ana kadar çiğnediği tüm ilkelerine ek olarak en ağır darbeyi yemesi de gerekiyor. Bu anlamda roman, bir insanın ''yaşamsal olarak gördüğü bir tutkudan'' kurtulmasına neden olacak o son darbeyi istemsiz arayışı ve kendi duygularıyla yüzleşmesi olarak yorumlanabilir.

"YABANCILAŞMA"

- ''Bu bir oyun değil yaşama sanatı. Bu sanatın da birincil koşulu, diyalektik düşünme. Yoksa meydan savaşına döner hayat''.. Romandaki savaşım bunu ne kadar karşılıyor?- Buradaki diyalektik düşünme, yaşamda olup biten her şeyi, olguları yalnızca kendi içlerinde değil, bütün dışsal bağlantıları ile ele alma ve bu şekilde etkileri bir bütün olarak değerlendirme bağlamında. Bu yapılmazsa, toplumsal yaşamın ne hale gelebileceğini kestirmek zor değildir. Sürekli ''Ben, sonra yine ben'' diyen, ''Bana ne onlardan'', ''Onlar da kim?'' diye soran, kendine odaklanmış ve toplumsal duyarlılığını yitirmiş bireylerden oluşan bir toplumda bunun olması kaçınılmaz. Bu da bir tür meydan savaşıdır bana göre. Ayrıca, erkek karakter Milo'nun (Milo, Latince asker demek) kendine odaklı kişiliğine de bir anlamda çağrışım yapıyor. Böylece hem bir ilişki içindeki iki tarafın farklılığının altını çizmeyi hem de Amerikan toplumundaki aşırı bireyciliğe ve onun getirdiği sonuçlara, özellikle ''yabancılaşmaya'' dikkat çekmeyi amaçladım.- Acınası Milo neyin metaforu romanda?- Milo, hızla tüketişin, yüzeyselliğin ve sevgiden kaçışın sembolü. Etrafındaki her şeyi son hızla tüketirken aslında kendi tükeniyor. Fakat ne bunun farkında ne de kendisinin değil, sonuçta sevginin ondan kaçtığının.- Bar sahibi Brezilyalı Miguel, komşu Polonyalı kadın, kolej reklamındaki Rus kızı, partideki kadın elbiseli genç adam... Utanmış Sessizlik, Amerikan rüyasının peşinde savrulmuş, para kazanıp özgürleşeyim derken tutsak olanların, hayal kırıklığını kanıksayamayan, örselenerek gün sayan insanların yitmeme çabalarının öyküsü de aynı zamanda. Karakterlerin en ortak özellikleri mutsuz ya da eninde sonunda mutsuz olmaları. İllüzyonlara kanmaları. Neden?- Evet, bunları arka arkaya sayınca oldukça olumsuz bir tablo çıkıyor ortaya; New York'ta uzun zaman geçirince sanırım bir süre sonra ister istemez insanın yüzüne çarpan gerçekler bunlar. Bazı bakımlardan sevdiğim; bazı açılardan da bana rahatsızlık hissettiren bir kent New York. Evrenselliğini, çok kültürlülüğünü, her anının, her yerinin müzikle dolu oluşunu, sanatın merkezi oluşunu ve devinimini çok seviyorum ama sizin de söylediğiniz gibi, orada yaşayan insanların büyük kısmının, koşulların sonucu olarak yalnızca kendileriyle meşgul olmaları, materyalist bakış açıları, birçoğunun içinde bulunduğu derin yalnızlık, birkaç sokak arayla yaşanan hayatlar arasında beliren büyük uçurumlar beni olumsuz yönde etkiledi. Orada hayat gerçekten yorucu bir macera. Fakat nereye varır, macera nerede biter belli değil. Otoyolda hızla giden bir arabanın kısa zamanda hedefine ulaşabilmesi mümkün ama yoldan çıkıp savrulabilir de. Ya da yolda tekerleğe taş takılabilir. Mücadele çetindir. Yalnızsınızdır. Hele paranız yoksa, işte o zaman araba aniden bozuluverir ve yolun ortasında kalırsınız. ''Ben ne yapar eder arabayı çalıştırırım'' diyebilirsiniz ya da vazgeçersiniz. Yani herkesin hikâyesi kendi yapabilecekleri ve biraz da şansı ile belirlenir. Sıradan insanların sıradışı öykülerine sahne olan, mucizeler, dramlar ve illüzyonlar kenti orası. Romanda bu ortamı yansıtabilmek için, farklı ulusal kimlikleri olan sıradan insanların hikâyelerine, geri planda da olsa yer vermek istedim. Böyle bir ortamda kimisi de illüzyona kanacaktır doğal olarak ya da kanmak isteyecektir. Bunu gerçeklerden kaçış olarak değerlendirebilirsiniz. Bilirsiniz öyle anlar vardır ki, o anlar yalnızca olanaksızlık sunar ama siz istediğinizin gerçekleşeceğine inanmak istersiniz. Bir gün illüzyon oldukları gerçeği yüzünüze çarpsa da size kalan, o ana kadar sizi heyecanlandıran güzel duygular olabilir. New York gibi bir kentte yaşıyorsanız, bazen o kapıldığınız illüzyon hayata bağlar sizi. Bazen de romandaki gibi illüzyonun kurbanı olursunuz. Penda, o illüzyona kapılmasa o tutkulu aşk deneyimini yaşamamış olurdu. Fakat bir bakış açısına göre de, onu yaşamamış olsaydı, onca yılı kendisini daha mutlu eden bir ilişki içinde geçirebilirdi. Bana kalırsa, onca yaşanandan sonra asıl zenginleşen Penda'dır ama dediğim gibi bu değerlendirme herkese göre değişir.

GERÇEK İLE İLLÜZYON

- Gerçek ile illüzyon... Savunduklarıyla, öğrencilerine öğrettikleriyle çelişmek... Adanmak, güçlü kadın ve âşık kadın kimlikleriyle yeni çağ kokteyli bir cinsiyetine savaşım. 40 yaşındaki kadınlık. Penda'nın göze aldıkları bununla sınırlı değil... Söylenmemiş sözler, dile getirilmiş yalanlarla yaşamak... Ve?..- Ve işte onun adı aşk. Başka ne uğruna göze alırdınız bunları? Saçma olsa da, çok yorsa da, üzse de ve ne yazık ki sonunda yitip gitse de, bitmesin diye uğraş verip sıkıca asıldığınız o şey, aşkın ta kendisi.- Psikolojik derinliklere kulaç atılırken, gerçek dünya, takip ve serüven süreciyle perçinleniyor. Romanın sinematik bir açıda, kara film türünde ilerlediğini düşündüm. Yanıldım mı?- Hayır, yanılmadınız. Dış dünya, psikolojik unsurlar, cinayet ve romanın sonunda ortaya çıkan gerçeği bir arada vermeye çalıştım. Asıl önemsediğim duygulardı ve başlangıçta aklımda yalnızca onlar vardı. Fakat duyguları sürekli bir iç konuşma şeklinde aktarmak, okuyucu açısından sürükleyici olmayabiliyor. Bu nedenle, heyecan ve serüven unsurunu ortaya çıkarabilecek bir hikâye kurguladım. Bu aşamada akıcılığı sağlamak için hayalimde sahneleri canlandırdım. Romanı okuyan birçok kişinin dikkatini çekmiş sizin de söylediğiniz bu sinematik yön.

FİKİR VE YAZIM SÜRECİ

- Romanın fikir ve yazım sürecini anlatır mısınız?- Duyguların ana karakter olduğu bir roman nasıl yazılır diye düşünüyordum. Yani belli bir duygu, örneğin aşk bir karakter olacaktı. Bu, romanda Penda olarak ortaya çıktı. Milo, bencillik ve kendine odaklanmayı temsil ediyor. Miguel adlı bir karakter var örneğin, o da pişmanlığı anlatıyor. Buradan hareketle karakterleri oluşturdum ve onları özel olarak çok boyutlu bir şekilde tanımlamadım. Bu nedenle fiziksel özelliklerini bile detaylandırmadım. Bir yandan da, okuyucunun onları kendi zihninde şekillendirmesini heyecan verici buluyorum. Bu yüzden, karakterlerin hiçbirisi dış dünyadaki gerçek ve tek bir insanı temsil etmiyor. Fakat tabii ki, çevremde olup bitenlerden ve gerçek kişilerden de oldukça etkilendim. Bu anlamda gerçekle kurgusal olan tamamen birbirine karışmış durumda. Romanı New York'ta yazdım; hiçbir karakter (bar sahibinin sadece varlığından söz edilen yaşlı karısı dışında) Amerikalı değil ama kitaba hâkim olan New York'taki ortamdır. Ana karakterler Penda ve Milo'nun nereli olduklarını ben de bilmiyorum, çünkü önemi yok bunun. O yüzden bu kahramanlara Swahili dilinden (Penda bu dilde aşk anlamına geliyor) ve Latinceden isimler koydum. Romanı yazmaya başladığımda kurgusu aklımda hemen hemen tamamlanmıştı. Fakat yazma sürecinde birçok yerde değişiklik yaparken buldum kendimi. Zaten bir noktadan sonra karakterler bir şekilde kendi yollarını çizmeye başlıyor, bir de bakıyorsunuz ki bazılarıyla ters düşmeye bile başlamışsınız.- Sırada yeni bir kitap tasarınız var mı?- Bu roman türünde ilk yapıtım ama aslında üçüncü kitabım. Fakat yine roman üzerinde çalışmak istiyorum. Gerçeği kurgusal olanla birleştirip bambaşka bir şekilde yazmak, ne gerçek ne değil yalnızca siz bildiğiniz sürece, sihirbazlık gibi. Çok eğlenceli. Utanmış Sessizlik/ Zülal Kalkandelen/ Remzi Kitabevi/ 112 s.





Zeliha Akçagüner GÖLGESİNİ ÇİĞNEYEN KADIN
Zeliha Akçagüner

Zeliha Akçagüner, ‘Gölgesini Çiğneyen Kadın’ isimli romanı ile bu kez Altın Kitaplar aracılığıyla okurla buluşuyor. Adını daha önce çocuk-gençlik kitaplarından tanıdığımız yazar yeni romanında iki kadının -Banu ve Halise- yaşamlarını kurguluyor.
‘Gölgesini Çiğneyen Kadın’, 1930 ile 1960 yıllarında arasında pek tanınmayan bir Anadolu kasabasındaki yaşamı -aile ilişkilerini ve olayları- romanın baş kişisi Banu’nun geriye dönüşleri ve çocuk haliyle bu güne bağlayarak anlatır.
Banu ile çocukluk arkadaşı Halise’nin yıllar sonra karşılaşmaları iki yaşlı kadını sürekli geçmişe yolculuğa çıkarır. Banu ve Halise, aşama apayrı gözlerle bakan iki kadındır. Halise’nin içe dönük, kendi çevresine kapanmış yalın ve tekdüze yaşamı yanında Banu, çevresiyle barışık, dost canlı, sanatla içli dışlı, aydın, kendini yargılayabilen çağdaş bir Cumhuriyet kadınıdır.
Birinin yaşam sevinci yitirmiş, yaşamdan kopuk oluşuna karşın, öteki yaşama sanatla, dostlukla bağlanmayı bilen güçlü bir kadındır. Banu, hasta arkadaşını yaşama bağlamak için kendi yaşamını askıya alacak denli kendini ona adarken öte yandan, sanat ve sanatçı dostlarının desteğiyle yaşamını anlamlı kılmaya çalışır. Ancak hastalık çabalarından, özverilerinden daha baskın çıkar. Arkadaşını ölümüne dek desteklemek kararıyla yola çıkan emekli avukat sonunda ölüme teslim olmak zorunda kalır. Yazık ki, ölüm yalnız Halise’yi değil, Banu’nun ruhunu da teslim alır. Her an ölümle burun buruna yaşamak yaşlı ve yorgun kadını gerçek kişiliğinden koparmıştır. Yaşam onun için de anlamını yitirmiştir. Yakın arkadaşlarının, sanatın, sanatçı dostlarının varlığı bile onu içine düştüğü boşluktan kurtaramazken, biten bir yaşama karşın yeni tomurcuklanan bir yaşam, torununun gelişi yaşlı kadını yeniden yaşama bağlayacakıtr.
‘Gölgesini Çiğneyen Kadın’, bir anlamda Banu’nun yaşama direnişini, kendisi olmak adına verdiği savaşımı anlatıyor. Bu savaşımda güçlü ve zayıf yanları açık kalplilikle irdelerken, çocukluğunun izlerini sürüyor. Yaşamının sonbaharını yaşadığı yaşlarda bir başka sanat insanıyla şiirle başlayan yakınlıklarının giderek aşka dönüşmesi ise sanatın yaşlı kadına hoş bir armağanı...

Altın Kitaplar, 540 sf.
Tür: Roman

Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler'i de (Bilgi, 2005) 09.06.2005
1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12

M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası
Çılgın Türk, saldırgan emperyalist!
Sevgili Turgut Özakman, on sekiz yaşındayken bir grup arkadaşıyla birlikte yürüyerek dolaşmıştı savaşın yaşandığı toprakları! Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ölüm kalım günlerini aktaran roman, öyle görünüyor ki bütün zamanlarda dik duruşunu, zengin dolantıları, çağrışımlarıyla yol göstericiliğini hep sürdürecek!
İşbirlikçiler, hainler, alçaklar çoğalıyor, kabul, ama idealistler, vatanseverler, erdemli, dürüst insanlar da bir o kadar artış gösteriyor... Nitekim 1990'larda Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı, cumhuriyeti konu alan roman verimindeki yükseliş, bu tür yapıtları kaleme alanların yaş ortalamasındaki görece düşüş, bu konuya yönelik ilginin daha da yoğunlaştığını ele vermeye yetiyor bence.Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı konu alan romanlara son olarak Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler'i de (Bilgi, 2005) katıldı. Ne var ki yazarın bu sorunsala özgülediği ilk kitap değil Şu Çılgın Türkler... O, gerek bilimsel araştırma-inceleme (Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele vb.), gerek roman (Atatürk Yeniden Samsun'da vb.), gerekse senaryo (Kurtuluş vb.) dallarında şaşırtıcı verimleriyle bizi sarsıp silkelemiş bir değerli yazar. Buna göre sevgili Turgut Özakman, yalnız cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunun dönüştürümünde değil, cumhuriyetin bugünlere ulaşmasında da yol ve ufuk açıcı yaklaşımlarıyla topluma katkıda bulunmuş bir ad.Sonda söylemem gerekeni, yazıya girerken dile getirmekte bir sakınca görmüyorum: Turgut Özakman, toplumca gönül borcu duymamız gereken yazarlar arasında önemli bir yere sahip kanımca!Şu Çılgın Türkler'e bir göz atmak bile onun bu alana döktüğü emeği teslim etmeye yetecektir herhalde.
BELGE ROMAN, BELGESEL ROMAN
Özakman, "Önsöz"de, 1948'de Polatlı'dan Dumlupınar Zafertepe'ye yaptıkları on günlük yürüyüşlerini anlatıyor: "... Sakarya siperlerinden aldığımız toprağı Zafertepe'deki anıtın toprağına katacaktık. /.../ Zafertepe'ye 29 Ağustos gecesi vardık, toprakta uyuduk. Sabahleyin on binlerce insan şehirden ve köylerden trenle, otobüsle ve yaya olarak tören alanına aktılar. Burada 30 Ağustos geçit törenine katıldık. (...) / Geçtiğimiz yerler, savaşların olduğu, Yunan işgali görmüş, işgal ve zafer günlerini yaşamış yerlerdi. Savaşa katılmış, tanık olmuş insanlarımız sağdı. Onları dinleye dinleye yürüdük."Turgut Özakman'ın Ulusal Kurtuluş Savaşı'na duyduğu ilginin tutkuya dönüşmesinde bu uzun yürüyüşün payı olsa gerek... Çok sonra bu alanda kalem oynatmaya girişirken, söz konusu heyecanın, duyarlığın rüzgârını da arkasına almış olsa gerek usta yazar.Okurun "bu büyük konuyu, sade ve meraklı bir roman gibi yorulmadan oku(yabilmesi) için" yoğun çaba gösteren Özakman, Şu Çılgın Türkler'de, yazarın "hayal zenginliği"ne gereksinimi olmadığını kanıtlamakla kalmıyor, yanı sıra bütün zamanlarda okunurluğunu koruyabilecek bir "belgesel roman doruğu" koyuyor ortaya."Belgesel roman" sözü üzerinde duralım biraz... Özakman, akışkanlığı göz önünde tutarak dokuyor yapıtını. Bölüm geçişlerinde apaçık gözlenebiliyor bu durum. Dayandığı belgelere, belge roman bakışı kadar belgesel roman kurgusuyla da yaklaşan Özakman'ın söz konusu yapıtı, "tarihsel roman" olarak alınabilir pekâlâ! Nitekim kimi dönüştürümler, soyutlayım düzeyi bunu ele vermeye yetiyor bence."Belge roman"la "belgesel roman" arasında ne fark var peki? Belge roman, belgelere dayanırken kurgu, olayların, kişilerin dışına çıkmadan yapılır. Belgelerin sıralanmasıyla, yerleştirilmesiyle sınırlı kalır bir ölçüde kurgu. Oysa belgesel romanda yazar, bakış açısı yönünde, görece daha özgürdür. Belgelerin dışına taşarak da, yani belgelere dayanmaksızın ama olgusal gerçeklikten kopmadan yer yer ya da kimi bölümcelerde tümden farklı kurgular yapabilir. Belge romanda daha çok belge aktarımının, belgesel romanda ise dönemin, üstelik roman dokusuyla enikonu bütünleşmiş, biçemsel değer kazanmış olarak aktarımının öne çıktığı söylenebilir. Turgut Özakman'ın başarısı, romana eklediği hayali kişilerden mi kaynaklanıyor yalnızca? Düzayak böyle yaklaşmak, doğrusu hafife almak olur konuyu. Özakman'ın çok yaygın olarak bilinen başarılı oyun yazarlığına, bu ölçüde bilinmeyen roman yazarlığı başarısı da eklenmeli ilk önce. Korkma İnsancık Korkma, Romantika yazınımızın önemli romanları arasında sayılabilir bana göre.Özakman, Şu Çılgın Türkler'de oyun, roman, senaryo, araştırma-inceleme tüm türlerde gösterdiği yetkinliği seferber ediyor denebilir. Ayrıca buna çok gelişmiş bir dil-anlatım tekniği eklediği de söylenebilir yazarın. Ama bir önemli etken daha söz konusu bu yetkinlikte bir kitabın ortaya çıkmasında: yazarın tartışılmaz, sarsılmaz yurtseverliği, bu topraklara, Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, cumhuriyeti kuranlara gönülden bağlılığı...Yoksa şehit Albay Nâzım'ın atını, bir insanmışçasına tüm duygularıyla yansıtmaya girişmezdi herhalde... Ne dersiniz bir göz atalım mı bu aktarıma?"Her şey bir dakika içinde olup bit(miştir)." "Nâzım Bey'in Emir Çavuşu Eyüp atıl(ır), komutanını kucağına alıp atına bindi(rir), deli gibi sür(er). Yarbay Nâzım'ın (albaylığa yükseltilmiştir) kara gözlü beyaz atı da peşlerine takıl(mıştır). Genç komutan göğsünden ve elinden yaralanmıştı(r)." (178)Herkes koşuşturur ya komutan kurtarılamaz yine de. Nâzım Bey'in cesedi, diğer yaralılarla birlikte trenle Eskişehir'e gönderilir. Özakman, at anlatısını sürdürüyor: "Nâzım'ın beyaz atı da trenin yanında koşmaya başladı. Arazi, trenin yanında koşmasını engelleyince, at bir süre trenden uzağa düşüyor, yol elverince yeniden Nâzım'ın bulunduğu vagonun yanında beliriyordu." (179) Tren Eskişehir'e varır. Yaralılarla birlikte Nâzım Bey de Eskişehir Hastanesine kaldırılır. Ya at?"Beyaz at, karşıdaki boş alanda, gözlerini ümitle hastaneye dikmiş, bekliyordu. Ne yem yiyor, ne kimseyi yanına yaklaştırıyordu." "Nâzım Bey'in cenazesi akşam treniyle Ankara'ya yolcu edilecek, güzel beyaz atı bir daha gören olmayacaktı." (183)Atı, üstelik söylen diliyle dramatik öğe bağlamında ustalıkla romana yerleştirebilmek için Turgut Özakman gibi usta bir yazar olmak gerekiyor! Yalnız at mı? Yazar, insanın yürek tellerini titreten dupduru, sıcacık, içten anlatımıyla pek çok bölümce getiriyor önümüze. Sözgelimi apoletlerini söken Yüzbaşı Faruk (57, 58), Porsuk'un ötesine çekilen birlik (207 vd.) vb. pek çok bölümce, bu yönde belgesel romanın sıkılayıcıları olarak önemli işlev görüyor romanda.Romanın anlattıklarına da bir göz atalım kısaca...
EMPERYALİZMİN SALDIRISI YA DA ÖLÜM KALIM GÜNLERİ
Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler'i iki anadamar yönünde diyalektik olarak bütünlüyor: vahşi emperyalizmin saldırısı, mazlum Türk halkının buna karşı direnişi, karşı koyuşu...Yazar, bu yapılanmayı iki kitap ya da bölümleme biçiminde sunuyor bize: "Birinci Kitap: Yunan Büyük Taarruzu", "İkinci Kitap: Türk Büyük Taarruzu"... Böylece romanı, İnönü Savaşları sonrasından başlatarak 1 Nisan 1921-18 Eylül 1922 arasında kalan yaklaşık on sekiz aylık bir dilimi ya da beş yüz elli günü odaklıyor...Üstelik bunu debisi yoğun, akışı hızlı akarsu gibi öylesine çekici, sürükleyici bir biçemle sunuyor ki yazar, yedi yüz elli sayfalık dev yapıtı neredeyse soluk almadan okuyorsunuz. Hop oturup hop kalkarak, yürek çarpıntılarıyla...Şu Çılgın Türkler, Ankara hükümetinin Dışişleri Bakanlığı'na vekâlet eden Ahmet Muhtar Mollaoğlu'nun İngiltere'ye verdiği sert notayla açılıyor da denebilir: "... Bize Batı emperyalizminin boyunduruğunu kabul ettirmeyi başaramayacaksınız vesselam!" (45)Ankara, emperyalizmin saldırısı karşısında, Anadolu halkıyla birlikte tek başınadır. Bunda "hükümet ve işgal sansürü ile boğuşa boğuşa görevini sürdüren yurtsever basının payı" (75) vardır da Osmanlı yönetiminin yoktur artık, yalnızca bir işbirlikçidir hanedan ya da emperyalizmin maşası. "İstanbul hükümeti de emperyalistler de karşılarında bilinçli bir millet görmek istemiyor"dur. (190)Bu nedenle "yalnız emperyalizmle değil, hain İstanbul yönetimi ve onun uzantılarıyla da mücadele edi(li)yor"dur. (213) "Ankara yeni orduda güvenilir, bilinçli ve dürüst subaylara yer vermekte(dir)," (68) bir tek. Üstelik "Türk ordusu zamanla yarış ediyordu(r)." (176) Kaldı ki ordunun "elde kalması" da (189) büyük önem taşımaktadır. Gerçi "tabansız yedi milletvekili gerçekten Ankara'dan kaçmıştı"r (221) ya Ankara'daki Büyük Millet Meclisi, yine de bütün "kavgacı(lığına), sabırsız(lığına), geveze(liğine), genel olarak tutucu(luğuna) karşın hiç kuşku yok, yurtsever bir Meclis'ti(r)." (199)Turgut Özakman, bu dev yapıtı, bir "polisiye" ya da "macera romanı" havasında örüntülerken şu soruyu getiriyor önümüze: "Ankara gerçekten tarih sahnesinden silinmek üzere miydi, yoksa Türkler bir yeniden doğuşun eşiğinde miydiler? / Zaman gösterecekti." (206)Şu Çılgın Türkler'in "Birinci Kitap"ında yer alan temel sorudur bu. Bu sorunun yanıtı "İkinci Kitap"ta verilecektir. Sakarya'yla, ardından Dumlupınar'la...
"ŞU ÇILGIN TÜRKLER"İ OKUMANIN TAM SIRASI!
Şu Çılgın Türkler, farklı bir roman. Attilâ İlhan'ın Allahın Süngüleri / Reis Paşa adlı romanında görüldüğünce küçücük, minicik, ancak anlamı tam bu ana sinmiş gerçeklikle örtüşen lekelerin açılımıyla başlıyor. Bir çalım senaryo havasında, ama değil! Hızlı, akışkan, yer yer şutlarla dökülen, yer yer de yayılıp dağılan, ne ki hiçbir bölümcesinde derinliğini yitirmeyen bir anlatımla üstelik. Bir yandan gözleriniz doluyor romanı okurken, öte yandan kabına sığamayan sevinçlerle, yürek ferahlatıcı kabarmalarla koşuyorsunuz sayfaların peşinden. Böylesi inişli çıkışlı duygularla okumamak olanaksız romanı!Şu Çılgın Türkler'in pek çok bölümcesi ilköğretimde ders kitaplarına okuma parçası olarak alınabilir. Hayır, yetmez! Kitabın ilköğretimde, liselerde kaynak kitap yapılması zorunlu! Hayır, bu da yetmez! Bana sorarsanız, Şu Çılgın Türkler, yeniden düzenlenerek doğrudan ders kitabı yapılmalı derim... Hem de ilköğretimden başlayarak ta üniversiteye dek tüm eğitim, öğretim kurumlarında...Sevgili Turgut Özakman, on sekiz yaşındayken bir grup arkadaşıyla birlikte yürüyerek dolaşmıştı savaşın yaşandığı toprakları! Aradan geçen şunca yıl sonra bugünün yeniyetmelerine büyük bir yapıt bırakıyor, çocuk yaşlarından kalan o büyük heyecanlarla... Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ölüm kalım günlerini aktaran roman, öyle görünüyor ki bütün zamanlarda dik duruşunu, zengin dolantıları, çağrışımlarıyla yol göstericiliğini hep sürdürecek!Şimdi sıra okurda, şimdi görev bizde. Okuma yazma bilen herkes bu kitabı okumalı!

Süheyla Acar, Seni Çok Özledim Dergi 22.05.2005
Gecikmiş bir öykü...
Televizyon dizisi "Seni Çok Özledim" in teması, adına uygun: Özlemek. Öykü, şiddet, sorumluluk ya da haksızlık sonucu yerlerinden yurtlarından edilen insanları anlatıyor. Arka planda ise yakın tarihin olayları var...
Berat Günçıkan
Televizyon dizisi "Seni Çok Özledim"i izlerken yakın tarihi, anımsıyorsunuz... Faili meçhul cinayetler, geride kalanların savrulan hayatları, polis-mafya ilişkisi... Dizinin senaryo yazarı Süheyla Acar, yönetmeni Nihat Durak. "Dostluk Hüznü Paylaşmaktır" ve "Yağmurun Yedi Yüzü" kitaplarının, "Bütün Kapılar Kapalıydı" filminin senaryo yazarı da olan Acar'la "Seni Çok Özledim"i konuştuk:
-İsminden yola çıkarak değerlendirirsek dizinin ana teması özlem mi?
Evet, çünkü bu, herkesin yerinden, yurdundan olduğu bir hikâye. Leyla Köln'den, çocuklar ve Berfin ise Urfa'dan kalkıp İstanbul'a geldiler. Bu yüzden "Seni Çok Özledim", dizi boyunca, herkesin herkese çok sık söyleyeceği bir söz olarak kalacak.
-Leyla ve Şirin, ikiz kardeşlere bu masal kahramanlarının isimlerini verirken ne düşündünüz?
Hikâyenin biraz da bir Doğu masalının içine girmesini, zeminin bir parçasının da bu olmasını istedik. Çünkü 20 yıl yurtdışında yaşamış Leyla'nın, Şirin'in çocuklarıyla ve diğerleriyle bir çatışma yaşamaması mümkün değildi. Onu, ait olduğu kente, İstanbul'a, buradaki yaşamına ve kurduğu yeni aileye, biraz da adını aldığı Doğu masalları yaklaştıracak.
-Bir yanda masal, bir yanda şiddet...
Biz, Doğu'sundan Batı'sına, insanların mağdur olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Batı'da, büyük ekonomik krizler, Doğu'da terör yüzünden hayatlar dağılıp yeniden kuruluyor. İnsanlar yerlerinden, yurtlarından ediliyor. "Seni Çok Özledim"de de hikâye bu. Hayata, bir kez daha, yeniden başlayanların öyküsü bu.
-Sonuçta televizyona, yani popüler bir alana iş yapıyorsunuz, mafya devlet ilişkisini anlatırken dilinizi tuttuğunuz yerler oldu mu?
Hayır. Ben, Bilgi Üniversitesi'nde senaryo dersleri veriyorum, orada söylediğim bir şey var: Doğru dili yakaladığınızda her hikâye herkese anlatılır. Hikâye dediğimiz şey aslında hayatın içinde karşılığı olan durumlardır. Ben de televizyon dizisi yazarken o doğru dili bulmaya çalıştım. Büyük kalabalıklara bir şey anlattığımın bilincinde olarak doğru dil nedir, insanlara bu hikâye nasıl anlatılır kaygısı taşıdım. Bir derdim de, "Haksızlığa karşı mücadele edildiğinde, kazanıldığı da olabiliyor"u anlatmaktı.
-Yani kahramanlarınız kazanacak...
Evlerinde oturmuş diziyi seyredenlere bu ülkede kazananlar da oluyor diye düşündürtmek bence çok önemli. Bu açıdan, gerçekçi, ama umutlu bir öykü anlatıyoruz.
DÜNYANIN DOĞUSU...
-Ateş, derin devlete ne kadar ulaşabilecek, anne ve babasının katillerinin ne kadar üzerine gidebilecek, gerçeklerin üzerini ne kadar açabilecek?
Ben, bir hayli açacak diye düşünüyorum. Ama tabii ki ekip olarak, bütün bu ilişkilerin çok karmaşık olduğunun farkındayız. Bu, Susurluk'ta ortaya çıkmıştı. O gün, bugündür ortada hâlâ tarif edilemeyen bir bütün var. O bütünü bir ucundan yakalamak önemli geliyor bana. Yoksa bir diziyle dünyayı değiştirmeyeceğimizin farkındayız.
-20 yıl Batılı düşünceye alışmış Leyla ne olacak, Doğulu yanıyla yüzleşip barışacak mı?
Bu dizinin bir sözü var, "Dünyanın Doğusu İstanbul'dan başlar". Benim çok inandığım bir cümle bu. Leyla, Köln'den İstanbul'a geldiğinde, aslında dünyanın Doğu'suna ait olduğunu yıllar sonra yeniden hatırlayacak. Bence İstanbul'dan Çin'e kadar uzanan, dolayısıyla Urfa'yla İstanbul'u, sandığımızdan çok daha fazla birbirine yaklaştıran ortak bir zemin var. Biz hep beraber dünyanın Doğusunda duruyoruz. Böyle algıladığınız zaman, Urfa'daki insanın İstanbul'a ya da buradaki insanın Urfa'ya nasıl baktığı meselesi, çok tali, çok yerel kalıyor. Bu yüzden hikâyenin içinde adı Doğu olan bir adam var. O, dünyanın Doğu'sunun İstanbul'dan başladığını kavramış bir İstanbullu adam.
-Artık bütün dünya açlık ya da savaş yüzünden bir yerden diğerine akıyor. Bu kadar büyük bir parçalanma ve yeniden toparlanma içinde, Doğu-Batı çelişkisi çatışmaları anlatmak için yetersiz kalmıyor mu?
Öyle gibi görünüyor, ama değil. Bugün, ezen-ezilen ilişkisinin yeni tarifi kendisini Doğu-Batı çelişkisinde buldu. 94 yılında sinema okumaya Amerika'ya gitmiştim. Yıllarca kendini ateist olarak tarif etmiş, ömrünü İstanbul'da geçirmiş, Batılı bir eğitimle yetişmiş bir kadındım ama New York'da yaşarken fark ettim ki, ben aslında dünyanın Doğu'suna aitim, kendimi nasıl tarif edersem edeyim, Müslüman bir kültürün insanı olarak algılanıyorum. Yaşamı boyunca enternasyonalizme inanmış biri olarak bugün geldiğimiz noktanın bana acı verdiğini söylemeliyim, ama gerçek bu. Hepimiz, bugün adına "Büyük Ortadoğu Projesi" denilen, aslında ezen ülkelerin dünyayı gönüllerince yeniden paylaşma projelerinin birer nesnesi değil miyiz?.. "Seni Çok Özledim", o büyük projelerin mağduru olan tek tek insanların öyküsü. O insanlar burada acılarını kendi başlarına yaşıyorlar. Bir dünya insanı olmak durumu şu anda bana ideal gibi geliyor, orası varılacak bir yer, ama henüz orada değiliz. Bu yüzden şimdilik kendimi Doğu hikâyeleri anlatmak ihtiyacı içinde hissediyorum. Bütün bu karmaşa ve iç içe geçmişlik arasında, her şeye rağmen dünyanın Doğu'suna ait öyküler...
SAHİCİ HİKÂYELER ZAMANI...
-Bu hikâyeleri anlatmakta geç kalmadık mı?
Çok geç kaldık. Belki daha erken ve cesur davransaydık, bugün ulaşmak istediklerimizi bir ideal olarak tanımlamayacaktık. Oraya daha yakın duracaktık. Ama bütün bunlar bireylerin iradesinde değil; birey olarak seni kuşatan koşullar var ve istesen de istemesen de onun içinde, çoğu kez sürecin, birçok şeyin farkında olan ama hiçbir şeyi değiştirmeye gücü yetmeyen bir nesnesi olarak yaşıyorsun. Sonra, işte bu ve buna benzer öyküler çıkıyor ortaya!..
-Doğu'ya Batı'dan bakarken, tıpkı bir Fransızın ya da Amerikalının Türkiye'ye bakışı gibi, oryantalizme düşülüyor...
Evet, onlar İstanbullu'nun kendi Doğu'sunu, İstanbul da Avrupa'nın kendisini yanlış yorumladığını düşünüyor!.. Diyarbakır'da senaryo atölyeleri yaparken şuna inandım: Bugün bu işi yapanların iyi niyetle yola çıktıklarını biliyorum, ama buna rağmen Doğulu bir çocuğa babasına seslenirken "Babooo" dedirtebiliyorlar. Bunlar yeterince düşünülmediği için yapılan yanlışlıklar, çünkü televizyonun her eve girdiği bir dünyada yerel aksanların da kaçınılmaz olarak törpülendiğini ve artık gençlerin böyle konuşmadıklarını biliyoruz. Bu, bilene batıyor, ama diğerlerine, bilmedikleri için batmıyor. Batılı insanın anlattığı Doğu hikâyelerinin ayrıntılarında buna benzer bir dizi aksaklıklar, yanlış anlamalar, yorumlamalar var ne yazık ki. İstanbul'daki insanda oryantalizmden çok bir cehalet var gibi geliyor bana. Zamanla, ayrıntılarda da aksamayan, daha sahici hikâyeler anlatacağız diye düşünüyorum. l
Radikal2


Birikmiş sözü olanlar


Süheyla Acar romanında, 12 Mart ve 12 Eylül sonrası dönemde Türkiye'nin sosyal ve siyasal hayatına da ışık tutuyor.
Süheyla Acar, ilk romanı "Yağmurun Yedi Yüzü"nde 78'lilerin hikâyesini anlatıyor
2004-08-08 (187 defa okundu)
KEMAL YILDIZHAN (Arşivi)
• YAĞMURUN YEDİ YÜZÜ
Süheyla Acar, Can Yayınları, 2004 İstanbul/ 424 sayfa

Siyasi roman yazmak, yazarlar için her zaman zorlu bir alan oldu. Edebi olandan uzaklaşıp, taraf olmanın rehavetiyle, siyasetin kekeme diline takılmak, kuru, didaktik ve sadece bilgilendirici olmak her zaman mümkün. Kötüsünün bol, iyi örneklerinin oldukça az olduğu ülkemiz edebiyatında, aklı başında bir yazar kolay kolay bu alanda kalem oynatmaz.
Ancak, "biriktirmiş sözü olanların" biriktirdiklerini, halden anlayanlara söyleyebilecekleri bir alandır burası: Murat Uyurkulak, "Tol"u, Osman Akınhay, "Gün Ağarmadan"ı yazarken, başka türlüsünün olamayacağını bildikleri için, acı çekerek içlerini döktüler. İçlerini dökerken sağaldılar.
70'li ve 80'li yıllarının sol siyaset teknesinde hamuru yoğrulanlar için "Tol", "Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" diye başlar, "Gün Ağarmadan", Dickens'tan bir alıntıyla "Zamanların en iyisiydi; zamanların en kötüsüydü" diye anlatır. "Yağmurun Yedi Yüzü"nün karakterlerinden Sinan'a aynı yıllar "Biz, bir daha hiçbir zaman o kadar mutlu olamadık" cümlesiyle söyletilir.
Süheyla Acar, romanı yazmaktaki amacını biraz da romanın ana karakteri Yağmur'un ağzından verir bizlere: "Bugüne kadar yapıldığı gibi değil benim derdim. Toplumdan soyutlanmış, kimsenin umurunda olmayan üç-beş solcunun hikâyesi değil bu. Bir, üç, beş değil yüz binlerce insandık biz" der. Devamında, "Bu benim hayata karşı, kendi tarihime karşı borcum, ölmeden çekeceğim bu filmi" demesindeki gibi, Süheyla Acar da bu romanıyla borcunu öder bizlere.
"Yağmurun Yedi Yüzü", hayatlarının kısacık bir döneminde, gençliklerinde, dünyayı daha yaşanılır kılmak adına bir idealin peşinde, düşlerini ışıklı maviliklere sürenlerin payına düşenleri anlatır. Onların ve kuşaklarının payına cezaevleri, kuşku, tedirginlik, sürgün, ayrılık, hasret, yalnızlık, yabancılaşma ve hatta ölüm düşer.
Roman, yedi kişinin yaşamına değen Yağmur'u anlatırken, aynı zamanda 12 Mart ve 12 Eylül sonrası dönemde Türkiye'nin sosyal ve siyasal hayatına da ışık tutar. Son darbenin ardından, hemen her ailenin şu ya da bu şekilde darbeden etkilendiği, o döneme ait istatistikler incelendiğinde görülür. Ortada düşleri çalınmış yaralı bir kuşak, kırık kalpler, Süheyla Acar'ın deyişiyle hüzün vardır. "Yağmurun Yedi Yüzü" biraz da bu hüznün romanıdır.
Yağmur'un ölümü
"Yağmurun Yedi Yüzü", dokuz bölümden oluşan ve her bölüm başlığında yağmur kelimesinin kullanıldığı bir roman. Birinci bölümde Yağmur'un ölüm haberiyle beraber, bu ölümden etkilenen yedi kişi ölüm karşısındaki durumlarıyla tanıtılır: Barış, Sedef, Sinan, Lale, Nisan, Güney ve Bulut. Sonraki yedi bölüm artık bu karakterlerin anlatımıyla yol alır. Okuyucu romanın akışında Yağmur'la beraber diğer yedi karakterin ve ülkenin izini sürer. Her karakter kendinden hareket eder. Yedi karakterin ilişkileri, aşkları, sevgileri, coşkuları, hüzünleri, düşleri, hayal kırıklıkları, küskünlükleri, öfkeleri ve sıralamakta güçlük çektiğim envai türlü insan halleri anlatılır. Son bölümde ise, Yağmur, ölüm perdesinin arkasında, huzura kavuşan huzursuz bedeninin anlattıklarıyladır. Yüzünü yedi aynada bırakır ancak, yine de ortada tamamlanmamış, yarım kalmış bir şeyler vardır.
Süheyla Acar, uzun soluklu bu romanın sıkılmadan okunabilmesi için açık ve anlaşılır bir dil kullanır. Her bir bölümdeki farklı anlatım tekniğiyle, okuyucuları tekdüzelikten kurtararak, okumayı her zaman diri tutmayı başarır.
"Yağmurun Yedi Yüzü"nü sıkılmadan ve severek okumamız için daha bir sürü sebebimiz var: Küçük 'plot point'lerle, başta bize tuhaf gelen ayrıntılar romanın ilerleyen sayfalarında görürüz ki küçük karşılıklarla önümüze çıkar. Bunlarla her karşılaştığımızda romanın biraz daha içine girer, bu ayrıntıların peşine takılırız.
Sonra, çiçeklerin dilini öğreniriz. Hanımelinin naifliğini, tutunacak, sarılacak nesne aradığını, hanımelini tutunduğu nesneden ayırmaya kalktığınızda, ayrılanların ikisinin de yaralanacağını; sonra menekşelerin yavaş yavaş öldüğünü; daha bilumum çiçeğin dilini ve bunların hayattaki karşılıklarını...
Sonra, sürgünün ne menem bir şey olduğunu, sürgünde yerleşmenin, sadece ilişivermek olduğunu öğreniriz. Sürgün hayatının yalnızlığını ve yabanıllığını... Sürgünde, 'bir sesli hazan kesilir ruhum'un hakkıyla hiçbir zaman çevrilemeyeceğini öğreniriz. Şehirlerin insanın gözüne yerleştiğini, sürgündeki şehirlerin soğukluğunu, gözlerde hep kendi şehrimizin sıcaklığını aradığımızı anlarız.
Yitirilen ve kazanılan hayatlar
"Dönek belki, ama hain olmadığın belliydi. Daha çok bencil, çıkarcı ve korkak olduğunu düşünürdüm".
"Asıl bencil ve çıkarcı olsaydım dernek köşelerinde gecelemeye devam eder, annemi de Almanya'dan ablamdan gelecek üç kuruş marka muhtaç ederdim."
"Bak Barış, belki de bu senin için son fırsattır. Kendine karşı dürüst ol ve düşün: Kurtarmaya çalıştığın hayat, gerçekten anneninki miydi?"
"Ya sen hiç düşündün mü, içine ettiğin hayat, sadece seninki miydi?"
Bu tartışmadan anlaşılacağı üzere, yitirilen ve kazanılan hayatların ne pahasına yitirildiklerini ve kazanıldığını öğreniriz. Sonra, hayatın, emanete verilmiş bir valiz olmadığını, öyle kalamayacağını, düş kırıklıklarını öğreniriz. Nisan'ın Abide-i Hürriyet'e hep beraber gitme isteğinin, her birinin başka bir bahanesi ile artık bir daha hiç gerçekleşmeyeceğini...
Ama düşlerdeki gibi yaşamak olmadı, olsun. Kimseye ilişmeden yaşarım gider dersen, birileri 'ellerindeki bütün kanı üzerine silmek' ister, katlanamazsın. Anlatmak ister, anlatamazsın. "Yüreğinden taşan hikâyeler hayatın daracık labirentlerinde sıkışıp da hiçbir peliküle ulaşamayınca kanın nasıl kuruyup kaldı, iyi biliyorum. Biliyorum ki bu bir cinayetti. Üstelik saklısı gizlisi de yoktu; faillerinin yıllarını aldı ama herkesin gözü önünde işlendi. En yakın şahidi benim; aleni bal gibi bir cinayetti." Yağmur, gerçekleştirmek istediği filmin hayali ile yaşadı, bu dünyadan bu hayalle, biraz da tamamlanmamış olarak gitti. Biliriz.
Okuyunca göreceğiz ki, bu romanı okumamız için ne kadar çok nedenimiz var. Çok şükür ki, Süheyla Acar, Yağmur'un eksik bıraktığını tamamlayıp, bu romanı yazdı. Yüreğinden gelen sese kulak verdi de içinde biriktirdiklerini bizlerle paylaştı. O güzel dili, o zengin anlatımı, duygularındaki içtenliği ne kadar da güzel! Eline sağlık. Anlattığın bizim hikâyemizdi...

2005R Sulhi Dölek Küçük Günahlar Sokağı'
Cumhuriyet 10.03.2005
Sulhi Dölek'in 'günah' kavramını sorguladığı kitabı Dünya Kitapları'ndan çıktı
Küçük günahlara tanıklık
1958 - 1959 yılları... Yer, İstanbul'un sıradan bir sokağı... Sokakta ilerlerken hiç yabancılık çekmiyorsunuz, hep tanıdığınız kişiler çıkıyor karşınıza; bazen komşunuz, anneniz, bazen en yakın arkadaşınız... Hatta kendinize bile rastlayıp şaşırabiliyorsunuz.
ECE BAKTIAYA
Kitabın kapağını açtığınızda bir ayet çıkıyor karşınıza ilk: ''Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örter ve sizi şerefli yere ulaştırırız.'' Sayfayı çevirdiğinizde ise Sulhi Dölek 'in Dünya Kitapları'ndan çıkan romanı 'Küçük Günahlar Sokağı' ndaki yolculuğunuz başlıyor. Sokakta ilerlerken hiç yabancılık çekmiyorsunuz, hep tanıdığınız kişiler çıkıyor karşınıza, bazen komşunuz, anneniz, bazen en yakın arkadaşınız... Hatta kendinize bile raslayıp şaşırabiliyorsunuz.
Masumiyetin son durağı
1958 - 1959 yılları... Yer, İstanbul'un sıradan bir sokağı... Yazarın ilk romanı 'Korugan' daki dönemi işlemesi dikkat çekiyor, yazar da bunun bir rastlantı olmadığını belirtiyor: ''Kitabın anlattığı dönem, benim 10 - 11 yaşlarıma karşılık geliyor. Kitapta o yaşlarda birkaç çocuk olduğunu fark etmişsinizdir. Benim çocukluğumdan izlenimler, duygular olsa da hiçbiri ben değilim. O döneme sürekli neden gittiğimi düşündüğümde şöyle bir yargıya vardım: 10-11 yaş masumiyetin son yılları insan için. İnsanlara daha bir güven duyuyorsunuz. O yıllar bizim toplumumuz için de masumiyetin can çekiştiği yıllar. Bir kırılma noktası. Bugün toplumda gördüğümüz ne kadar büyük günah varsa ne kadar yanlış ve kötülük varsa hepsinin tohumunun Demokrat Parti döneminde atıldığını düşünüyorum. Eğitimsizliğimize bakın, gelir dağılımındaki uçuruma bakın; iktidarın zengin kesimi kayırmasına, kitleleri adeta yok saymasına, yolsuzluklara bakın. Hepsinin başlangıcı o yıllarda. Sonradan da bütün sağ iktidarlar -Türkiye'yi bugüne getiren iktidarların çoğu sağ zaten- bir öncekinden daha büyük bir hırsla bu zehirli fidanı sulamışlar ve bugünlere gelinmiş.''
Herkesin yolunun geçtiği bu sokağın bir bakıma masumiyetler sokağı olduğunu anlatıyor Dölek: ''Ben bu sokakta yaşayan insanlara sevgiyle yaklaşıyorum. Onları anlıyorum ne de olsa dört yıldır bu sokakta yaşıyorum. Son masumiyet duraklarından biri burası.''
Anlattığı döneme karşın siyasal bir roman olmadığının altının çizilmesi gerekiyor 'Küçük Günahlar Sokağı' nın. Günlük yaşamda sokağa ne kadar yansıyorsa, o insanların yaşamlarını ne kadar etkiliyorsa, siyaset o kadar var kitapta. İnsanların kimi Demokrat Parti, kimi Halk Partisi yanlısı. Ayrıca, çok hızlı gelişmeyen toplumumuzun, yozlaşan değer yargılarının yanında, toplumun yakalandığı yeni hastalıklar da gözleniyor.
Yazarın ''Kafamda zaten vardı'' dediği 'günah' kavramı, kitabın geçtiği dönemi araştırdığı sırada Atatürk Kitaplığı'nda gazeteleri, dergileri incelerken dini bir dergideki ayete rastlamasıyla daha bir yerine oturmuş. 'Küçük günahlar' sözü de oradan çıkmış.
Önceleri romanın bir evde geçmesini tasarlamış yazar, fakat yazdıkları içinden çıkılmaz bir hal aldığında vazgeçmiş. ''Fantastik bir ev düşünmüştüm ilk. Kişiliği olan, ağaç gibi kendi kendine büyüyen, soluk alıp veren bir ev... Canlı bir organizma... Bu evin içinde de sayısını bilmediğimiz bir yığın insan yaşıyor. Sayılarından kendileri de habersiz. Ama bu düşüncem bir süre sonra tıkandı ve yürümemeye başladı. Bana yapay görünmeye başladığında, sokağa ve hayatın içine taşımaya karar verdim romanımı. Küçük ve büyük günahlar adını pek koyamasam da hep kafamı kurcalayan kavramlardı.''
Dölek'in 4 yılı aşkın bir zamanda yazdığı romana en büyük desteği ve yardımı Necati Tosuner yapmış. ''Hem benim değerli arkadaşım, hem de usta bir edebiyatçı'' dediği Tosuner sadece araştırmalarda yardım etmemiş; romanın üç ayrı müsvettesini de okumuş ve dil konusunda önerilerde bulunmuş. Romanın yazılma sürecinde dört ya da beş kez paniğe kapılarak bir iki ay ara verdiğini belirtiyor Dölek. Kendisini en çok uğraştıran ve 'beğenemiyorum' dedirten olayların örgüsü değil dili, yazara göre. ''Doğallığı yakalamak içindi bütün çabam. Öykü az çok belliydi. Yazarken beni şaşırtan şeyler de oldu; beklemediğim yerlere gitti bazı olaylar. Ama dil üzerinde çok uğraştım. Hem doğal olsun, uzun cümleler olmasın, hem herkesin ağzına yakışan bir konuşma tarzı olsun diye...''
İpuçları kitapta gizli
Bir de anlatıcı var kitapta... Sokak sakinlerinin zayıflıklarına, küçük büyük 'günah' larına ve tüm sırlarına tanıklık eden bir göz. Yorum yapsa da kimse duymuyor onu. Kimi zaman bir 'vicdan sesi' , kimi zaman sadece bir 'gözlemci' izlenimi veren anlatıcının kim olduğunun ipuçları ise kitabın içinde gizli. ''En çok üstünde durduğum, beni buna götüren ihtiyaç şuydu; bir kamera gibi her şeyi oluşuyla birlikte anlatmak. Kitapta geleceğe ilişkin hiçbir şey yok. Çünkü anlatıcı ne olacağını bilmiyor. Her şeyi, geleceği de bilen bir anlatıcı bilinçaltından da olsa birtakım şeyler sızdırıp o büyüyü, gizemi bozabilirdi. Okur ne kadar biliyorsa, o da o kadar biliyor. Metafizik gibi görünse de ben gerçekçi bir yazarım. Bir merak olsun, ama hayattan ve gerçekten kopmasın istedim. Sınırlı yetenekleri, insani zaafları, sınırlamaları olan bir anlatıcı... Bir yerlere gidiyor, gizli konuşmaları duyuyor ama insanların kafasının içine giremiyor. Klasik romandaki - Dostoyevski romanlarındaki- o her şeyi bilen anlatıcıyı biraz frenleyerek anlattım.''
'Yabancı Damat', 'Süper Baba' ve 'İkinci Bahar' gibi dizilerin senaryolarına da imza atan Dölek'in 'Kiracı' adlı romanı da beyazperdeye uyarlanmıştı. Ama bu romanını senaryolaştırma, olasılığını düşünmeden yazdığını söylüyor.
(Sulhi Dölek'in 'Korugan', 'Kiracı', 'Aynalar' ve 'Vidalar' adlı kitapları da daha önce Dünya Kitapları tarafından yayımlanmıştı.)

............... Selçuk Altun Annemin Öğretmediği Şarkılar
17.02.2005
1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18



Toplumsal tepkinin polisiye anlatımı...
Selçuk ALTUN
"Başımıza ne geldiyse kitap okumamaktan, yanlış kitaplar okumaktan, yönlendirilmemekten veya yanlış yönlendirilmekten gelmemiş midir?"2001 yılında yayımladığı Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir adlı romanla tanıştık Selçuk Altun'un yazarlığıyla. Onu, okuru kimi şaşırtan, kimi eğlendiren ama mutlaka düşündüren sürükleyici iki roman, Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca ile Ku(r)şun Lezzeti izledi. Kendine has diliyle ilgi çeken yazarın dördüncü romanı Annemin Öğretmediği Şarkılar soluksuz okunacak bir roman olasının yanı sıra her sayfasında size yeni bir sürpriz hazırlıyor.
Zerrin YILMAZ
-Roman her ne kadar açıkça bir polisiyeyse de ciddi bir toplum eleştirisi getirmeye ve toplumun hafızasını diriltmeye yöneliyor. Böylesi bir konuyu polisiye ile işlemeyi tercih sebepleriniz nelerdir?- Ürünümü, "polisiye dokulu toplumsal tepki romanı" şeklinde nitelendirmeyi yeğlerdim. Sonra "polisiye" sözcüğünün kapsama alanının yeterli olmadığı görüşündeyim. Anglo-Amerikanların buyurduğu gibi, thriller (heyecanlandırıcı) sözcüğü daha doyurucu olabilirdi.Ülke bazında tepki kusan bir söyleminiz olacaksa, polisiyelik özelliklerimizi göz ardı edemezsiniz. Gündemimize bakalım; bir eski başbakan ve iki bakanı Yüce Divan'da yargılanacaklar, mevcut başbakan hem hapis yatmış hem de ihaleye fesat karıştırmaktan yargılanmış, maliye bakanının sahte fatura kullanım nedeniyle yasal takibe uğradığı söyleniyor, bir eski kuvvet komutanı kızının ortak olduğu şirkete haksız kazanç sağladığı iddiasıyla yargılanıyor, kıdemli yargıçlar mafya kimlikli kişilerle irtibatlandırılıp istifaya çağrılıyor. Kamu arsalarına çöreklenen erkişilerin %30-40'ının kaçak su ve elektrik kullandığı açıklanıyor, kayıt dışı parasal marifetler milli gelirin %30'unu aşmış. Toplanan her 1 YTL vergi karşılığında 2.4 YTL vergi kaçağı oluştuğunu okuyoruz. Bunların hiçbirine bulaşılmamışsa, ev sahiplerinin %90'ından fazlasının komik matrahlardan emlak vergisi ödemesine seyirci kalınıyor. Tabandan tavana "kriminallik" ruhumuza bulaşmamış mıdır?-Yazmaya başlarken niyetiniz iyi bir polisiye yazmak mıydı yoksa bir toplum, düzen eleştirisi mi? Belki de din istismarı eleştirisi?
17.02.2005

1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 - 17 - 18

Selçuk Altun'la 'Annemin Öğretmediği Şarkılar'ı konuştuk
'Polisiye dokulu toplumsal tepki romanı'
"Başımıza ne geldiyse kitap okumamaktan, yanlış kitaplar okumaktan, yönlendirilmemekten veya yanlış yönlendirilmekten gelmemiş midir?"2001 yılında yayımladığı Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir adlı romanla tanıştık Selçuk Altun'un yazarlığıyla. Onu, okuru kimi şaşırtan, kimi eğlendiren ama mutlaka düşündüren sürükleyici iki roman, Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca ile Ku(r)şun Lezzeti izledi. Kendine has diliyle ilgi çeken yazarın dördüncü romanı Annemin Öğretmediği Şarkılar soluksuz okunacak bir roman olasının yanı sıra her sayfasında size yeni bir sürpriz hazırlıyor.
Zerrin YILMAZ
-Roman her ne kadar açıkça bir polisiyeyse de ciddi bir toplum eleştirisi getirmeye ve toplumun hafızasını diriltmeye yöneliyor. Böylesi bir konuyu polisiye ile işlemeyi tercih sebepleriniz nelerdir?- Ürünümü, "polisiye dokulu toplumsal tepki romanı" şeklinde nitelendirmeyi yeğlerdim. Sonra "polisiye" sözcüğünün kapsama alanının yeterli olmadığı görüşündeyim. Anglo-Amerikanların buyurduğu gibi, thriller (heyecanlandırıcı) sözcüğü daha doyurucu olabilirdi.Ülke bazında tepki kusan bir söyleminiz olacaksa, polisiyelik özelliklerimizi göz ardı edemezsiniz. Gündemimize bakalım; bir eski başbakan ve iki bakanı Yüce Divan'da yargılanacaklar, mevcut başbakan hem hapis yatmış hem de ihaleye fesat karıştırmaktan yargılanmış, maliye bakanının sahte fatura kullanım nedeniyle yasal takibe uğradığı söyleniyor, bir eski kuvvet komutanı kızının ortak olduğu şirkete haksız kazanç sağladığı iddiasıyla yargılanıyor, kıdemli yargıçlar mafya kimlikli kişilerle irtibatlandırılıp istifaya çağrılıyor. Kamu arsalarına çöreklenen erkişilerin %30-40'ının kaçak su ve elektrik kullandığı açıklanıyor, kayıt dışı parasal marifetler milli gelirin %30'unu aşmış. Toplanan her 1 YTL vergi karşılığında 2.4 YTL vergi kaçağı oluştuğunu okuyoruz. Bunların hiçbirine bulaşılmamışsa, ev sahiplerinin %90'ından fazlasının komik matrahlardan emlak vergisi ödemesine seyirci kalınıyor. Tabandan tavana "kriminallik" ruhumuza bulaşmamış mıdır?-Yazmaya başlarken niyetiniz iyi bir polisiye yazmak mıydı yoksa bir toplum, düzen eleştirisi mi? Belki de din istismarı eleştirisi?- Tüm romanlarımda ana amacım önce kendimi şaşırtarak eğlenmek, sonra okurlarımı heyecanlandırarak şaşırtmak olmuştur. Önce kaymakam, sonra vali statüsünde rahmetli babam Anadolu'yu arşınlarken, çocukluğum ve ilkgençliğim Kırklareli-Hakkâri, Manisa-Artvin koordinatlarının bozkırında geçti. Profesyonel yönetici olarak yurtiçi ve dışında otuz bir yıl çalıştım. 1990 mali krizlerinde finans sektöründe anahtar mevkilerdeydim. Tüm romanlarımda, duyarlı bir yurttaş olarak birikimimle ilgili tepkilerimi yansıtmaya çalıştım. Sosyoekonomik açmazlarımıza, İllaki artan "sığlık" katsayımıza dikkat çekmek istedim. Yazar sayılır mıyım bilmem ama yazar geçinen nicesi gibi sanal bir âlemde boy vermediğim için kitapçıklarımda özellikle trajikomik sosyoekonomik darboğazlarımıza dokunulmuştur. Bu romana da "belkiden öte" din istismarı eleştirisi nakşedilmiştir.-Roman karakteri Arda, yine roman karakterlerinden biri olan Selçuk Altun'un tüm kitaplarında kendinden yararlanıldığını keşfediyor. Bahsedilen gerçekten sizin romanlarınız ve karakterleriniz. Kitaplarınız arasında bir geçişten bahsedebilir miyiz?- "Keşfediyor" değil de "İddia ediyor" demek daha yerinde olur. 27 yaşından itibaren 27 kitap kotaran Paul Auster (doğ.1947), "Ben galiba hep aynı kitabı yazıyorum" buyurmuş. Benim ilk iki romanım birbirinin devamıdır. Onların ve üçüncü romanımın jön isimli anlatıcıları Sina ve Tolga ile Arda arasında tartışılası sinirlendirici benzerlikler vardır. Hepsi ABD'nin en iyi üniversitelerinden diplomalı kitapçokseverlerdir. Doğuştan varsıl değilseler sonradan olmuşlardır v.s. v.s.Haşa aynı kitabı yazmıyorsamda, dediğiniz gibi aralarında geçişlerden bahsedilebilinir. Belki de Sina ve Tolga, Arda'nın eskizidirler.
ADALETİN YETERSİZLİĞİ
-'Beher misyonu kutsal görev addettim' diyen, neo-İslamcı Bedirhan karakterinin cellatlığa girişi, saflığı ve cinayetlerini din düşmanlarına, ırz düşmanlarına karşı uygulamasının verdiği huzur ve tatmin, kendine özgü ahlak, ısrarla vurgulanan çökmüş emniyet ve devlet yetki ve adaletinin yetersizliğine bağlanabilir mi?- Yerinde bir saptama demekle yetineceğim. Üçüncü romanım Ku(r)şun Lezzeti'nde, tekelci medya iştahlısı aile damadının İnce Memed hayranı Derikli Davut tarafından vurulmasında da; hükümetlerin o eküriyle uğraşmamasına tepki vardır.- Ayrıca celladın dine dair hesaplaşmalarında; yaşadıklarına karşı içinde taşıdığı iyi kimliğe, iyilikseverliğe suçluluğu yakıştırmak pek kolay değil, okuru sınamak mı istediniz?- Elektroniklik katsayısı her saniye artan yeryüzünde suç ve antisuç kavramları da değişedurmaktadır. Ülkemizde yasaların düzenlenmesinde bu hıza ayak uydurulamadığını biliyoruz. Hafif suçlardan nice garibin gençliği yiterken takibatı yapılamayan finansal manipülasyonlardan birtakım oportünistler; sahte cennetlerinde keyfetmektedirler.Kamuda görevini layıkıyla yapmayan nice kilit bürokratın, gerçekte bu ülkeye banka hortumcularından daha zararlı olduklarını düşünürüm.Romanın gölge kahramanlarından Gürsel Hoca, kiralık katil olduğunu bilmediği veya bilmez göründüğü Bedirhan'a, "Tuzağa düşürülmüş saf bir katil cennete çıkarken; art niyetsiz ama bariz hatası yüzünden ülkesini milyarlarca dolar zarara sokan dürüst bürokrat cehenneme düşebilir" buyurur.Sınamak, kışkırtmak veya dertleşmek. Bunlara değinerek rahatlamış olabilirim.-Kendinize has diliniz başta beni şaşırtsa da hemen kendimi dilin ve kurgunun akışına kaptırdım, tek eleştirim karakterlerin tamamının aynı üslup ile konuşması. Neden bunu tercih ettiniz?- "Kendime has bir dilim olduğu" gözlemini yazdıkça duyar oldum. Enis Batur yıllar önce benzer bir gözlemde bulunduğunda ikirciklenmiştim. Bazı okur adaylarıysa dilimi yorucu bulduklarını belirtmiştir."Karakterlerin tamamı" değil de ayrı katmanlardan gelse de aynı niteliklere sahip ana karakterlerin aynı üslupla konuştuğu doğrudur. İki yalnız ve kitapçoksevere başka tür bir tını düşünemezdim. Bu durumu biraz da okurların takdirine bırakmak istiyorum.- Espriyi, insanca gülüşü bunca önemseyişiniz neden? Kitabın sayfaları arasında okur kimi zaman açık bir espriyle kimi zamansa üstü kapalı bir ironiyle gülümsüyor. Mizahın edebiyat eserinde rolü sizce nedir?- Altı vatandaşın -bir araya mı gelerek-yılda ortalama bir kitap okuduğu, trajikomik bir sığlık batağında debeleniyoruz. Toplumsal düzen(sizliğ)e gerekli tepki bazen okkalı ironiyle mümkün olabiliyor. Alay veya espriyle yoğurulmuş eleştiri daha vurucu olabiliyor. Dozajında zerk edilmiş mizahın, edebi ürünlerin doyuruculuğunu arttırdığı görüşündeyim. Gülmek ve güldürebilmek için fırsat kollarım. Mizah ustası Ferhan Şensoy'un oyunlarını kaçırmam ve tüm yazdıklarını ilgiyle okurum.- Arda için Selçuk Altun'un paranoyaklığı ile kilit noktalarda yer almasının amacı ne? Yazar, Selçuk Altun'a yakıştırdığı sıfatlarla özeleştiri mi yapıyor? Kitapta tanımladığınız depresif ve küçümseyen Selçuk Altun karakterini nasıl buluyorsunuz? En büyük erdem kendi ile şakalaşmak olabilir mi?- İlk üç romanımda figüran kıvamında yer alan Selçuk Altun, Annemin Öğretmediği Şarkılar'ın finaline dek; bu kez potansiyel bir antikahraman şiddetinde boy göstermektedir. Her fırsatta Selçuk Altun'un olanaklarından faydalanan mızmız Arda, nedense ondan haz etmez! (Onun adını her duyuşunda değişik ve artan dozda hakaret yağdırmaktadır.) Böyle bir kurguya edebiyat dünyasında başvurulduğuna rastlamadım. Editörüm çıkıntılığa ısınınca rahatladım. O da, yazar/anlatıcı arasındaki gizli düellonun romana renk kattığını düşündü.Anlatıcının hakaret salvosuyla tövbe özeleştiri yapmıyorum. Belki de edebiyat arenasında hakkımda uydurulanları umursamadığımı bilinçaltında vurguluyorum. (Kültür ve sanat âleminin öncü kuruluşu YKY'nin yönetim kurulu başkanıyken rekabetten canı yanan, projesi reddedilen, işini yitiren kişi ve kuruluşların zaman zaman günah keçisi olmuştum.)Bazen çevremi küçümsediğim yalan değildir. Bu da sığlıkistanda tutkun okurluğun bir bedeli olmalı...-Kitaplarınızdaki dili nasıl yetkinleştirdiniz? Dille ilgili başarmak istedikleriniz neler? Hem öz Türkçe, hem Osmanlıcadan gelen sözcükleri hem de yabancı dillerden sözcükler kullanıyorsunuz, bu tercihin nedenlerini biraz anlatır mısınız?- İltifatınıza teşekkürler. Sürekli okumak, nitelikli okumak ve özellikle şiir okuyarak kendimi disipline ettim diyebilirim. Güne şiir okuyarak başlarım. Kendi çapımda "şiirsel" yazmaya çabalıyor olabilirim. Öz ve şiirsel romanlar okumayı yeğlediğim için, öz yazmaya çalışıyorum. Romanlarım 200 sayfayı geçmez. Romancı ve öykücülerimizin genelde uzun yazdıklarını düşünürüm.Hem öz Türkçe hem de Osmanlıcadan gelme sözcükleri kullanmam tamamen yaratmaya çalıştığım karakterlerin özellikleriyle ilintilidir. Öz Türkçemize sahip çıkarken oturmuş Arapça ve Farsça kökenli sözcükler heder edilmemelidir.-Eğri ile doğruyu simgeleyip, birbirine nasıl karıştığını sayfalara dökmek kitabı felsefi bir yöne çekmiyor mu?- Haklısınız. Sonra bu romanda kent sosyoloji ve mimarisine özel göndermeler de var. Roman mekânlarının, karakter adlarının seçiminde örtüşmeler ve mesajlar var. Güvendiğim bazı eleştirmenler ilerde kitabımla ilgili değerlendirme yaparsa bu noktalara nasıl yaklaşacaklarını ben de merak etmekteyim.-Romana bir İstanbul, özellikle de arta kalan yaşlı İstanbul özelliğini yakıştırabilir miyiz?- İstanbul'un arka sokakları, varoşlaşmaya direnen Osmanlı semtleri ve tarihi mekânların konuşlandığı kuytular gizemli ayrı dünyalardır. Oraları ayrı bir zaman tüneline kenetlenmiş gibidir. Saygıdeğer insanatının yürüme temposunda bile bir ritüellik duyumsanır. Bu mekânlara her uğrayışımda rahatlayıveririm. Oralarının kent romanlarına müthiş malzeme olduğunu düşünürüm. Editörüm bu noktalara sahip çıkmakla doğru yaptığımı ama başlattığım flörtü kısa kestiğimi düşünür.
DÜŞLERDEKİ İSTANBUL
- 2000'li yılların İstanbullusunu bunca aşağılayışınız neden?- Konstantinopolis on bir yüzyıl boyunca yeryüzünün megakenti olmuş, başka hiçbir metropol bu konuma ulaşamamıştır. Uygarlıklar ateşleyicisi, Bizans ve Osmanlı merkezi İstanbul'un %60'ı artık gecekondulaşmış, nüfusu lümpenleşmiştir. Cennet kent, cennetle cehennemin birlikte var olduğu mağmaya dönmüştür. Rahmetli Çelik Gülersoy derinliğinde bir estetin belediye başkanlığından mahrum kılınan İstanbul yüzünden, tüm insanlığa sorumluyuz. Düşlerdeki İstanbu'lu hak etmediğimiz için, onu kendimize uygun düzeye çekmeye çalışıyoruz. Ve tüm bunlara rağmen o, dünyanın en gizemli kentleri arasındaki yerini nasılsa koruyabilmektedir.-Yazar sürükleyici romanın nefes alışlarında gerçek bilgilerle neredeyse acımasız bir Türkiye eleştirisi yapıyor. Neden? Buna başka edebiyat türlerinde devam edecek misiniz?- Son bir yıl zarfında gazetelerde yayımlanan ülke istatistiklerinden on tanesini romana serpiştirdiğinizde bile nasıl bir kaosun içinde debelendiğimizi görebiliyoruz. Sığlıktan/vurdumduymazlıktan ülkemizi hak ettiği düzeye getiremedik. Bu sonuca ulaşabilmek için, kırk yıl boyunca aynı kabız liderlere onu teslim ettik. Küba dışında hiçbir ülke aynı lider(ler)e kırk yıl tahammül etmemiştir. Sonuçta, AB duvarlarında daha çok uzun süre patinaj yapacak ve dört yüz bin nüfuslu ülke başbakanlarından medet umacağız. Ülkemi iyi tanıyor ve seviyorum. Sanal bir âlemde tohuma kaçmamış yazar ve şairlerin tepki ve önerilerini ürünlerinde yansıtmaları yerinde olur. Bu görevi şimdilik en iyi karikatür dergi çizerleri yerine getiriyor.Yazmaktan çok okuyan bir kişiyim. Ara sıra kaleme aldığım denemelerde de gerekli tepkilerde bulunmaktan kaçınmam. Yoksa; ıskalanmış yazar, şair, sahaf ve kitaplardan mürekkep yazılarla nitelikli okur veya okur adaylarını yönlendirmeye çalışırım. Başımıza ne geldiyse; kitap okumamaktan, yanlış kitaplar okumaktan, yönlendirilmemekten veya yanlış yönlendirilmekten gelmemiş midir? Annemin Öğretemediği Şarkılar/ Selçuk Altun/ Sel Yayıncılık/ 176 s.

Sadık Yemni Yatır/ Sadık Yemni/ Everest Yayınları/ 2005/ 608 s. -'Yatır', 'Muska' ve 'Öte Yer' isimli kitaplarınız gibi bir Sarp Sapmaz macerası.
16.06.2005
1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14

Sadık Yemni ile "Yatır" üzerine
'Türkçenin harika bir mizah yeteneği olduğunu düşünüyorum'
Bir ailenin hayatını değiştiren kehanet, onun sırrını çözmeye çalışan insanlar, aynalar, paralel evrenler, iyiler ve kötüler... Sadık Yemni, 'Yatır' isimli kitabında okuyucuları yine esrarengiz bir maceranın içine sürüklüyor. 1968 İzmir'inde geçen hikâyede yazarın daha önceki kitaplarından tanıdığımız genç kahraman Sarp Sapmaz, tarikatların ve derin kuyuların garip sırlarıyla uğraşıyor. Bu kitabında diğerlerinden farklı olarak deliliğin anatomisine de Türkiye'den bakmaya çalıştığını söyleyen Sadık Yemni ile 'Yatır'ı ve yazarın ilginç kahramanı Sarp Sapmaz'ı konuştuk...
Gaye ŞAHİN
-'Yatır', 'Muska' ve 'Öte Yer' isimli kitaplarınız gibi bir Sarp Sapmaz macerası. Kimya tutkunu Sarp, sizinle özdeşleştiriliyor genelde... - Doğru, o biraz da benim alter egom. Ben üniversitede kimya okuyordum sonra bıraktım ama özel dersler vermeye devam ediyorum ve bu şekilde bilgilerim taze kalıyor. Sarp'ın ikinci işlevi ise benim misyoner tarafım. Biz bütün dünya olarak bilim toplumu olmaya mecburuz. Bilim toplumu sadece cep telefonu kullanmak ama onun hiçbir özelliğini bilmeden kullanmak değildir. Mesela bilgisayarda sayfayı yazdırıyorsunuz ve sayfa basılıyor. Ama o makine nasıl basıyor, sayfayı nasıl yazdırıyor, bunları da merak ettirten bir ruh var Sarp'ta ve dolayısıyla kitapta. Okuru metafizikle buluşturuyorum ama hep bilimle bağlantılı bir şekilde. Kitaplarımın içinde mutlaka fizik de vardır mesela. Ben gizemin içine fizik koyan yazarıyım Türkiye'nin. Bir taraftan da son derece normal, sıradan şeyler, sıradan insanlar kullanırım. Hiçbir zaman yukarıda bir şatoda geçen korku yaratmam ya da herhangi bir izole edilmiş gizem öyküsü anlatmam. Hep açıktadır olaylar. İnsanlar, mahalleler, esnaflar... Esas korku da böyle yaratılır. - Sarp çok ilginç bir karakter. Hem bir bilim adamı olma yolunda hızla ilerliyor hem de bir medyum.- Medyumluk bende de var çünkü. Bunu çok erken yaşlarda keşfettim. Biz anneannemle beraber yaşıyorduk ve annem beni 17 yaşında doğurduğu için henüz çok gençti. Yani annem ablam, annneannem de annem gibiydi benim. Garip bir medyumluğu vardı anneannemin. Gelecekle ilgili kehanetleri de olurdu. Onun rüya tabirlerini kimse dinlemek istemezdi mesela, korkarlardı. Halbuki insanlar genelde bilmeyi isterler ama yine de her şeyi gerçekten bildiği için ona sormaya korkarlardı. Ben de çok korkardım ama aynı zamanda aramızda çok özel bir bağ vardı. Telepatiyi çok kullanırdık mesela. Zihnimizden konuşurduk birbirimizle. Tabii bunun yanına bir de kimya bilgim eklendi. Bir kimya laboratuvarım oldu. Sarp gibi ben de roketlerle, kimya şakalarıyla ünlü biriydim lisede.- Peki sizin gibi bilimle ilgilenen biri medyumluğu nasıl tanımlar?- Biz toprağın altındaki katmanları ya da petrolü araştırmaya kalktığımızda neler yapıyoruz biliyor musunuz? Toplu bir çukur kazıyoruz, içine en ucuz patlayıcıyı yani dinamiti koyuyoruz ve patlatıyoruz. Ondan sonra da oluşan dalgaları analiz ediyoruz. Yalnız elli yıl önce analiz ettiğimiz aletlerle şimdiki aletler çok farklı. Elli yıl önce birçok şeyin ne olduğunu anlayamıyorduk ama şimdi su mu var, petrol mü var yoksa boşluk mu var, bunların hepsini anlayabilecek durumdayız. Bunun bir de yüz yıl sonrasını düşünün, her şey daha da gelişecek ama yine de her zaman o dinamiti patlatmak zorunda olacağız. Sonuçta bir ses dalgası, bir titreşim çıkarmalıyız çünkü. İşte evren bize bu titreşimleri hep yollar. Her yönden üzerimize dalgalar gelir. Mühim olan içerdeki faaliyetin onları ölçmesi, biçmesi, değerlendirebilmesidir. Bazı beyinlerde belki ayar biraz bozuk oluyor olabilir. Ben böyle görüyorum medyumluğu. Metafizikle ilintili değil bence, tamamen organik, bilimle fizikle izah edilebilecek bir şey yani.
"METAFİZİK DAHA ÇOK SEZGİLERİMİZE HİTAP EDİYOR"
- Yatır'a genel olarak baktığımızda her şey metafizikle ilgili ama diğer yandan da güçlü bir bilimsellik var... - Ben hep şu benzetmeyi yaparım; bir masayı bilim olarak düşünürsek, bilim masanın yarısını aydınlatıyor ama aydınlatmadığı yer de masa. Bu aydınlatmadığı yere metafizik diyoruz şimdi. Bir sürü şarlatan, hurafeci var, metafiziği yani sezgilerimizin dayandığı bilgiyi kötüye kullanıyorlar. Ben yavaş yavaş bilimin aydınlatmaya başlayacağı yer olarak görüyorum metafiziği. Sonuçta kaderimiz sürekli öğrenmek, bilmek ve yine bilmek, başka bir şey değil. Metafizik bizim daha çok sezgilerimize hitap ettiği için esprili buluyorum ve kitaplarımda yazıyorum. Çünkü her şeyi kupkuru bildiğin kadarıyla izah ettiğinde elinden oyuncaklarının bir kısmı alınmış çocuğa dönüyorsun. Halbuki daha karanlık, daha belirsiz oyuncaklarla oynamalıyım ben. Merakımızı besleyen, bilmediğimiz yerdir bildiğimiz yer değil. Ve her kitabımda da merakğın gücü ve çekimi ile ilgili cümleler kurarım ben.- Sarp'ın çok genç bir roman kahramanı olmasının sebebi de bu olabilir mi? Daha büyük bir kahraman da yaratabilirdiniz ama sonuçta ne kadar küçükseniz dünyaya merakınız da o kadar fazla olur.- Tabii. Gerçek hayata da çok uygun bu. Çocukların dünyasını düşünün, dörtle on altı yaş arasında paranomal yaratıklardır çocuklar. O yaşlarda biz bir şey yaşıyoruz ama sonra onu alıyorlar elimizden, dört köşeye dönüşüyoruz. Önce dallı budaklı çok soyut bir yaratığız, sonra her yerimizi buduyorlar. Budanmayan birkaç yerimiz kalırsa ne iyi, ölümümüze kadar gidiyoruz onlarla. Bir kısmını da biz tamir etmeye çalışıyoruz ama çok azımız başarabiliyor bunu... Kahramanın o saf merakının bir inandırıcılığı var tabii. Sarp'ın yaşının küçük olmasının bir diğer nedeni ise tarih. 1968 yılında geçiyor Yatır'ın öyküsü. Sarp da benim 1968'de olduğum gibi 17 yaşında. Şimdi belki bir 1982 öyküsü yazacağım, belki de bir 2006 öyküsü yazarım. O zaman da o yaşa uygun olacak, büyüdüğünü göreceksiniz...
AYNA
- Yatır'da sıkça kullandığınız ayna imajıyla paralel evrenleri işliyorsunuz...- Ayna imajı fizik olarak kesinlikle bilinen bir şeydir, bir uydurma tarafı yok yani. Hakikaten bir sağ evren ve bir de sol evren vardır. Bizim evrenimiz soldur. Bütün galaksi helezonları sola doğrudur. Onların büyütülmüş resimlerine dikkatle bakarsanız hepsinin solda olduğunu görürsünüz. Elektronu ilk izleyebildiklerinde, çizimlere bakıp benzer hareketler yaptıklarını görüyorlar ve diyorlar ki; o zaman bir de sağ elektron olması, bir sağ evren olması lazım. Yani bir sol İstanbul varsa bir sağ İstanbul da olmalı, bir sol İzmir varsa bir sağ İzmir de olmalı. Bu, tamamen bilimdir. Tabii ben bunu kurgularken bazı alt okuma katmanları ekledim. - Yani sağdaki İzmir, romandaki adıyla 'İzmirella' gerçek...- Bu inanmak ya da inanmamakla ilgili bir şey değil ki. Bu atom ya da elektron gerçek mi demek gibi. Bunun artık bilimsel olarak bir tereddütü yok bilim dünyasında. Sadece bu sağı ve solu birbirine yaklaştırmanın o kadar akıllıca bir şey olmadığını söylüyorlar. Herhalde önümüzdeki yirmi otuz yıl içinde sağ taraftaki ilk benzerlerimizle kontak kurabiliyor olacağız. Bunlar Newton kanunu gibi ortaokullarda öğretilen şeyler olacak. Ama metafizik hiç bitmeyecek Yine bilmediğimiz bir başka karanlık taraf kalacak, iyi ki de öyle.- Kitabın konusunda Masonlar, Gül Haçlılar, tarikatlar kilit bir rol üstleniyor...- Son zamanlarda çok moda olduğu için çok az dokundum aslında bu konuya. Anlattığım şeyler, yani kuyular haritası yapılarak oradan bir gizemin peşine düşülmesi ancak bir tarikatla olur. Bunu iki üç kişinin serbest girişimiyle izah edemezsiniz. Zaten bunlar bizim için yeni şeyler. Ancak 1920'lerde 1940'larda yabancıların insiyatifinde olan şeyleri şimdi biz de düşünüp yapabiliyoruz. Ama Yatır'ın konusu 1968'lerde geçtiği için o tarikatları kullanmam gerekti.
ÇOK FAZLA KARAKTER
- Yatır'da çok fazla karakter var. Onların birbirlerine bağlandıkları nokta ve kehanetin sırrı oldukça ayrıntılı bir şekilde işlenmiş. Ancak finale baktığımızda romanın çok kısa bir bölümde sonlandığını görüyoruz.- Bunun sebebi benim yazar olarak; 'okuyucu senin şu son elli sayfaya kadar okuduğun yer var ya, asıl kitap odur' demek istemem. Öbür elli sayfada okuyacağınız şeyse yazarın size son böyle bir şey de olabilir diye sunduklarıdır o kadar. Bu kitabın sonunda 'Daha Sonra' diye bir bölüm var mesela, orayı ben elli altmış sayfa daha yazabilirdim. Karakterlerin hepsi karşımda beni yaz, beni yaz diyip baskı yapıyorlardı çünkü... Ama önemli olan meseleyi anlatış şeklinizdir. Sonunu bağladığınız şey anlatma şeklinizden daha önemsizdir. Demek istediğim edebiyat ne anlattığınız değil nasıl anlatığınızdır. Edgar Allen Poe, Borges gibi büyük ustalarda da bu böyle. Onların eserlerinin de bir anda bitiverdiğini görürsünüz.Çok fazla karakter olduğu da doğru ama bunun için birtakım önlemler aldım içerde. Dört parçayla giriyorsunuz kitaba. Bu parçalarda kehaneti anlatıyorum ve onun mahiyeti aşağı yukarı anlaşılıyor. Sonra Sarp'ın 'Simyacı' bölümü geliyor ve olayları sadece dört gencin bakış açısından görüyorsunuz. Ama ilk bölümle eşzamanlı geçen ikinci bölümde İskender'in yani bir büyüğün gözünden anlatılıyor her şey ve olaylar çok farklı bir boyut kazanıyor. İzmir'in tarihi de burada ön plana çıkıyor aslında. Romanın büyük karakterleri Osmanlı İmparatorluğu zamanında doğmuş insanlar. O insanların otantik bir dili var mesela. Zaten İzmir inanılmaz kozmopolit bir yer. Karakterlerin çoğalmasının sebebi benim elimde olmayan bir şey diyeceğim neredeyse. Bir senfonidir bu, çok fazla enstrüman olur. Bağlantıyı çetrefilli kurduğunuz zaman bu mecburen karakterlerin sayısını da çoğaltıyor. Benim bu konuda tek yapabildiğim şey rahat okunabilmesini, keyif alınmasını sağlamak ve biraz da nostalji havası katmak. Enflasyon, trafik, televizyon yok o dönemde. Böyle zamanlar da varmış dedirtmek, onları hatırlatmak istedim. Bilmiyorum bunlar belki o karışıklığı yumuşatan şeyler.- Yatır bir kehanet üzerine şekilleniyor. Başlarda daha çok korku, gerilim türünde ilerlerken daha sonra fantastik, bilimkurgu türüne dönüşüyor. Kitabınızı belirli bir türe dahil edemiyoruz...- Evet, ben buna Sadık Yemni türü diyorum. Ne tam bilimkurgu bu kitap, ne tam fantastik ne de korku. Hepsinin karışımı. Bu karışımın içine bir de mümkün olduğu kadar aforizmalı, unutulmaz cümleler koymaya çalışıyorum. Böyle süzülmüş, süzülmüş, imbikten çıkmış cümleler. Her on sayfaya iki üç tane koyarsam onlardan çok mutlu oluyorum. Yapmazsam her şey çok kuru olmuş gibi geliyor bana.
MİZAH
- Yatır'ın ve diğer romanlarınızın mizah yönü de çok kuvvetli... - Çok güzel bir noktaya değindiniz aslında. Çok az kişi görüyor bu tarafı nedense. Benim için esas olan bu halbuki ama ben kendim asla telaffuz etmiyorum, söylemiyorum. Kendiliğinden anlaşılsın istiyorum. Her dilin bir mizah yeteneği vardır. Ben Türkçenin harika bir mizah yeteneği olduğunu düşünüyorum. Matematiksel bir dil olduğu için, düzensiz hiçbir şey yok içinde. Her şey o kadar düzenli ki, hiçbir şey sizi şaşırtamaz. Sadece bir yabancı için öğrenmesi zor çünkü modern dillere benzemiyor. Ders verdiğim yabancılara söylüyorum ben hep. Öğrenirken ilk başta zorlanacaksınız ama bir daha sizi şaşırtacak hiçbir şey olmayacak diye. Çok matematiksel bir dil. Ben mizahın zekâyla ilintili olduğunu, ikisinin ikiz kardeş olduğunu düşünüyorum. Dil için de böyle. Bir dilin mizah yüklenebilme kapasitesi o dilin yeteneklerini gösterir. Benim bütün kitaplarım birer mizah kitabıdır aslında. Bu yüzden de tür tanımaz. Bir de ben sözcükleri seçerek yazıyorum. Temelde bir müzik yaratıyorum aslında. Ben Türkçenin 'Mozart'ıyım demiştim Hollanda'da bir kez. Kendi ülkemde ilk kez söylüyorum bunu. Akarak ve dallanıp budaklanarak gitmeli sözcükler benim için. Bazı yerler insanlara anlaşılmaz gibi gelse de boşver öyle olsun diyorum.
FANTASTİK TÜRDE DİL
- Türkiye'de fantastik türde yazılmış kitapların çoğu dilleri iyi olmadığı için eleştiriliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?- Dil iyi değilse fantastik olamaz. Dil iyi olmadan bilimkurgu belki olur ama fantastik olmaz, korku da olmaz. Çünkü çok korktum, korkudan ölüyordum gibi sekiz on kelimeyle yaratamazsınız korkuyu. Çok başka türlü örmeniz lazım. İnsanı iki şekilde korkutabilirsiniz. Birincisi ses; hiçbir şey görmesenizde bir kapı gıcırtıcısı sizi korkutabilir. Ucuz yapım korku filmlerinin bütün marifeti de budur zaten. Kitapta ses yapamayacağımıza göre görüntüye yaslanacağız demektir. Ama bu görsellik asla edebiyatı kurutmamalı. Hatta Batı'da görsel, edebiyatsız anlamına da gelir. Oysa benim kitaplarım çok görsel ama o görsellik derin bir görselliktir. Cümleleri kurarken cümlelerin gelişiyle, kafiyelerle ses yaparım ben zaten. Cılız kalmaya mahkûm olduğunu bilsem de bir müzik yaratırım. Esas olan o derin görselliği kurmaktır benim için. Türkiye'de yazılan fantastik romanların sorunu kesinlikle kendi kültürlerinden ve dillerinden yeterince beslenmemeleridir bence. Ben bunu yapmaya çalışıyorum.
SARP SAPMAZ'IN MACERALARI
- Sarp Sapmaz'ın maceraları burada bitmeyecek değil mi?- Ömrüm vefa ettiği sürece devam edecek. Bir sonrakinin adı 'Gece Gözü' olacak, konusu aşağı yukarı kafamda hazır. Sarp dışında bir de Amsterdam üçlemesi yazıyorum şimdi. İlk kitap bir ay içinde hazır olacak gibi. İkincisinin de yarısı yazıldı. Bugünün Hollandası'nı anlatacağım. Çünkü anlatılacak çok şey var şu an orada. Mesela ciddi ciddi bir faşist parti kuruldu. Ben bu ülkeyi Müslümanlardan temizleyeceğim, Türkiye'yi de Avrupa Birliği'nde istemiyoruz diyor bir adam açıkça. Irkçı ve ayrımcı olarak çıkıyor ve bir parti kurabiliyor üstelik de altı tane milletvekili oluyor. İşte bu olayların Hollandası'nı bir yabancının gözüyle anlatmak şimdi çok ilginç olacak. Bizde Avrupa imajı çok yanlış çünkü, Avrupa kötü anlamında da söylemiyorum sadece yanlış biliyoruz diyorum. Elimden geldiği kadar nesnel bir şekilde bunları anlatmaya çalışacağım üçlemede...Yatır/ Sadık Yemni/ Everest Yayınları/ 2005/ 608 s.

21.07.2005
1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16



Sessizliğini yeni bir romanla Bozdu
Reha ÇAMUROĞLU
'İsmail', 'Son Yeniçeri', 'İkiilebir' adlı romanlarıyla tanıdığımız Reha Çamuroğlu, şimdi de üretkenliğini Bir Anlık Gecikme ile pekiştiriyor. Bu kez gerçek bir olaydan yola çıkarak, 'Kızıl Sultan' Abdülhamit'e yapılan suikastı romanının konusu yapıyor. Çamuroğlu ile bu yeni kitabı hakkında söyleştik. Konumu itibarıyla, günümüz siyaset yapısı, tarihi roman kavramı üzerine de fikirlerini aldık... Keyifli okumalar...
Erdem ÖZTOP
-Sevgili Reha Çamuroğlu, birbirini sırasıyla takip eden sorularla başlayalım: Reha Çamuroğlu niçin yazıyor?- Diğer yazarları bilmiyorum ama ben yazmazsam yaşayamam! Belki bu insan ruhuyla alakalı bir durum. Mesela bazı insanlar doğuştan tahtaya şekil verme özelliğine sahip, bazıları çok iyi çizgilere sahiptirler... İyi bir marangozun elinden zanaatını alırsanız, ölür; kendini ifade edemez! Yine ben de örneğin sizin sorularınıza şimdi sözlü cevap verirken zorlanırım; sözden çok kendimi yazmakla ifade edebilirim. Yazmak hele şimdi; eskisi gibi geniş kırlar, çimenli çayırlar bulamıyoruz koşmak için. Yazmak benim, çılgın bir at gibi geniş çayırlarda koştuğum bir alan! Başka türlü kendimi ifade edemezdim ve yaşayamazdım. Yazmamak gibi bir durumu düşünemiyorum bile. - Aynı soruyu değiştirerek sorayım, niye geçmiş'i yazıyorsunuz?- Tarih benim için seçilmiş bir alan. Yani tarihi kendimi bildim bileli çok severim. Hatta öyle ki, ortaokulların, liselerin berbat tarihini bile severdim! Üniversitede tarih okumak da çok bilinçli yaptığım bir tercihti. Örneğin, şuradan geçen bir otobüse bile tarihçi gözüyle bakarım. O nedenle tarih! Tarih için de yazmak gibi bir cevap verebilirim. Tarih benim aşkım!- 70 yıllık edebiyat tarihimizde (miladı böyle alalım), isimler üzerinden bir yol haritası çıkarsak, kimleri sayarsınız?- Düzyazıda Ahmet Hamdi Tanpınar'ı sayarım ilk önce! Sonrasında Orhan Kemal, Peyami Safa... Şiirde Yahya Kemal Beyatlı'yı, Attilâ İlhan'ı, Nâzım Hikmet'i, Ahmed Arif'i,Edip Cansever'i sayarım. Hemen ilk anda aklıma gelenler bunlar...
21.07.2005
1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16

Reha Çamuroğlu ile yeni romanını konuştuk
'Tarih benim aşkım'
'İsmail', 'Son Yeniçeri', 'İkiilebir' adlı romanlarıyla tanıdığımız Reha Çamuroğlu, şimdi de üretkenliğini Bir Anlık Gecikme ile pekiştiriyor. Bu kez gerçek bir olaydan yola çıkarak, 'Kızıl Sultan' Abdülhamit'e yapılan suikastı romanının konusu yapıyor. Çamuroğlu ile bu yeni kitabı hakkında söyleştik. Konumu itibarıyla, günümüz siyaset yapısı, tarihi roman kavramı üzerine de fikirlerini aldık... Keyifli okumalar...
Erdem ÖZTOP
-Sevgili Reha Çamuroğlu, birbirini sırasıyla takip eden sorularla başlayalım: Reha Çamuroğlu niçin yazıyor?- Diğer yazarları bilmiyorum ama ben yazmazsam yaşayamam! Belki bu insan ruhuyla alakalı bir durum. Mesela bazı insanlar doğuştan tahtaya şekil verme özelliğine sahip, bazıları çok iyi çizgilere sahiptirler... İyi bir marangozun elinden zanaatını alırsanız, ölür; kendini ifade edemez! Yine ben de örneğin sizin sorularınıza şimdi sözlü cevap verirken zorlanırım; sözden çok kendimi yazmakla ifade edebilirim. Yazmak hele şimdi; eskisi gibi geniş kırlar, çimenli çayırlar bulamıyoruz koşmak için. Yazmak benim, çılgın bir at gibi geniş çayırlarda koştuğum bir alan! Başka türlü kendimi ifade edemezdim ve yaşayamazdım. Yazmamak gibi bir durumu düşünemiyorum bile. - Aynı soruyu değiştirerek sorayım, niye geçmiş'i yazıyorsunuz?- Tarih benim için seçilmiş bir alan. Yani tarihi kendimi bildim bileli çok severim. Hatta öyle ki, ortaokulların, liselerin berbat tarihini bile severdim! Üniversitede tarih okumak da çok bilinçli yaptığım bir tercihti. Örneğin, şuradan geçen bir otobüse bile tarihçi gözüyle bakarım. O nedenle tarih! Tarih için de yazmak gibi bir cevap verebilirim. Tarih benim aşkım!- 70 yıllık edebiyat tarihimizde (miladı böyle alalım), isimler üzerinden bir yol haritası çıkarsak, kimleri sayarsınız?- Düzyazıda Ahmet Hamdi Tanpınar'ı sayarım ilk önce! Sonrasında Orhan Kemal, Peyami Safa... Şiirde Yahya Kemal Beyatlı'yı, Attilâ İlhan'ı, Nâzım Hikmet'i, Ahmed Arif'i,Edip Cansever'i sayarım. Hemen ilk anda aklıma gelenler bunlar...
TIKANMA NOKTASI
- Peki bugün var olan dünya ve Türk edebiyatından mutlu musunuz?- Şimdilerde bir trend gördüğümü söyleyeyim size. Mesela dünya pop müziğinde bir trend var; eskilerin yeniden miksajı diye. Sanki uygarlığın bir tıkanma noktasına geldiği bir durum var. Bunun edebiyata da yansıdığını düşünüyorum. Deniyor ki, bugün bir Dostoyevski olmaz! Dostoyevski olmaz elbet ama bugünün bir Dostoyevskisi olur. Böyle bir şey yok! Bugün Beethoven olmaz deniyor, niye olmasın? Evet Beethoven olmaz ama bugünün bir Beethoven'nı pek tabii ki olur! Bırakın bunları, Elvis Presley yok, Beatles yok! Şimdi Beatles'ın şarkıları alınıyor yeniden düzenleniyor. Amerikan 60'larının şarkıları yeniden düzenleniyor. Böyle bir kısırlaşmış kültür atmosferi var. Bu kısır atmosferde aklıma gelen parlak bir isim maalesef yok! Bir tek belki John Fowles'ı örnek verebilirim. Başka bir isim de aklıma gelmiyor. Türk edebiyatında da bu böyle, çarpıcı bir isim söyleyemiyorum.- Bu zamana kadar ağırlığı tarih içerikli romanlar yazdınız. Edebiyatımız içinde bir boşluk hissediyor musunuz tarihi romanlar bakımından?- Bana Türk yazarların tarihi romanlarını okuyor musunuz diye sorarsanız, ders çalışır gibi okuduğumu söyleyebilirim. Peki haz duyar mısınız okurken derseniz, "hayır" derim! Beğendiniz mi derseniz, yine "hayır" derim! Son zamanlarda iki kitap buna istisna teşkil etti, ama bunların da tarihi roman kategorisine sokulmasına kitapların yazarı karşı; Hakan Erdem, Kitab-ı Duvduvani ve Unamastica Alla Turka ile bence önemli bir iş yaptı. İki kitabı da zevkle okudum ama dediğim gibi tarihi roman denmesine Hakan Erdem karşı! Tabii, tarihi roman da tartışılır bir kavram ama senelerdir mesela polisiye roman deniyordu, fantastik roman deniyordu; peki tarihi roman niye denmesin? Dense n'olur? Edebiyatın incileri mi dökülür? Dökülmez! Şunu söylemek isterim bu bağlamda; ben tarihçiyim ve edebiyatçıyım ama edebiyat kuramcısı değilim. Bir kitabı yazmaya başlarken de şöyle düşünürüm, benim bir derdim var ve ben bunun anlatmaya çalışıyorum! Bu derdi belli estetik formlar içinde, dinlenebilir formlar içinde anlatmaya çalışıyorum. Bu roman olmuş, öykü olmuş umurumda değil! Hangi kategoriye sokulduğu, umurumda değil, ben derdimi anlatmaya çalışıyorum. Dolayısıyla böyle uzun uzadıya kategori tartışmalarına da girmek istemiyorum. Önemli olan ne anlatmak istediğimiz ve nasıl anlattığımız!- Yeni romanınız 'Bir Anlık Gecikme'. Cem Erciyes, Radikal Kitap'ta kaleme aldığı değerlendirme yazısında şöyle diyor: "Anadolu'nun İslam tarikatları ve inanışları arasında yoğrulan tarihine dair romanları ve araştırmalarıyla tanınan Reha Çamuroğlu bu kez daha laik, ama yine tarihi bir konuyla okurun karşısında." (13 Mayıs 05) Gerçekten laik bir roman mı yazdınız?- 'Bir Anlık Gecikme', benim dördüncü romanım. İlk üç romanımla kıyaslarsanız laik tabii. 'İsmail', bir tarikatın devlete dönüşmesinin romanı, 'Son Yeniçeri' Bektaşi tarikatının bir kesitinin romanı, 'İkiilebir' zaten varoluş problemi üzerine bir roman. Kimsenin varoluş problemi üzerine fazla laik davranabileceğini düşünemiyorum. Varoluş probleminin kendisi pek laik bir problem değil. Yani nereden geldim nereye gidiyorum, hayatın anlamı nedir; bu sorular pek de laik değil. 'Bir Anlık Gecikme' için bir anlamda Erciyes'in değerlendirmesini doğru buluyorum. Evet, diğerlerinden daha laik bir roman.- Kitabın girişinde, "bütün karakterler ve olaylar yazarın kurgusundan ibarettir" deseniz de aslında durum hiç de öyle değil gibi, bire bir gerçek olayı anlatıyorsunuz... Kahraman da Kızıl Sultan Abdülhamit...- Kızıl Sultan biliyorsunuzdur, Avrupa'da üretilmiş bir terimdir, Türkiye'de de tıpkıbasımı yapılmıştır. Kızıl Sultan'ın kızıllığından ne kastediliyorsa, ki kanlılık kastediliyordur, o çok tartışmalıdır. Günün Rus Çarı ile kıyaslanırsa melek gibi bir adam çıkar karşımıza. Yani öyle kanlı bir padişahla karşı karşıya değiliz. Şunu söyleyeyim: "Kurgudan ibarettir" benim özgürlüğümü koruma cümlem. Yoksa ben bir tarihçiyim ve tarihçi titizliğiyle de bu konuyu çalıştım. Bunun sonucunda bir ürün ortaya çıkmış oldu. Biraz da okura bıraktım...
İKİ AYRI KAVRAM...
- Bu sorumu yanıtsız bırakabilirsiniz isterseniz: Kızıl Sultan'ı kim öldürmek istiyor? Jön Türkler mi?- İlk olarak Jön Türk ve İttihat Terakkici kavramlarını ayırmak isterim. Çoğu zaman bunlar aynıymış gibi kullanılır. Oysa ben, Jön Türkleri mülteci muhalifler olarak görürüm. Bu özellikleriyle de çok olumlamam onları. Çünkü mülteci muhalefet her zaman manipule edilebilen bir muhalefettir. Kim tarafından? Bulundukları ülkeler tarafından. Biz bunu Türkiye tarihinde çok gördük.İttihat Terakkiciler ise bunlardan farklı olarak, esasen ordu ve ordunun tıp bürokrasisi içinde de gelişmiş bir kesimdir ve bunlar ülke içindedirler. İmparatorluğun topraklarını terk etmemişlerdir, imparatorluğun topraklarında muhalefet etmektedirler. Dolayısıyla ben